
24 Temmuz Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü, Türkiye’de sansürün kaldırılmasının yıl dönümü olarak her yıl kutlanıyor. 1948 yılında Basın Bayramı olarak ilan edilen 24 Temmuz, 1971 yılından itibaren Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü olarak anılmaya başlandı.Aradan geçen yıllara rağmen basın özgürlüğüne ilişkin tartışmalar güncelliğini koruyor. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) yayımladığı 2025-2026 Basın Özgürlüğü Raporu, gazetecilere ve basın kuruluşlarına yönelik hak ihlallerinin sürdüğünü ortaya koyarken, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty’nin Türkiye raporu da ifade ve basın özgürlüğü alanındaki yapısal sorunlara dikkat çekiyor.
Nazlı Özbiçen
24 Temmuz Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü, basın özgürlüğü alanında yaşanan sorunlar nedeniyle yalnızca bir kutlama günü değil, aynı zamanda gazetecilerin karşı karşıya kaldığı hak ihlallerinin yeniden hatırlandığı ve basın özgürlüğüne yönelik taleplerin dile getirildiği bir gün olma özelliği taşıyor. Türkiye’de basına karşı baskılama ve sansür bitmiş ya da azalmış değil, ben bu satırları yazarken Türkiye’de 30 gazeteci mesleki faaliyetlerinden dolayı hapiste bulunuyor.
Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) tarafından yedinci kez yayımlanan rapor, Nisan 2025-Nisan 2026 döneminde gazetecilere ve basın kuruluşlarına yönelik hak ihlallerini kapsamlı biçimde ele aldı. Raporda, Türkiye’nin 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü yine soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar, adli kontrol tedbirleri ile derinleşen güvencesizlik ve yoksulluk koşulları altında karşıladığı belirtildi.

“GAZETECİLERE UYGULANAN BASKI MÜNFERİT DEĞİL KURUMSALLAŞMIŞ BASKI İÇERİSİNDE YENİDEN ÜRETİLİYOR”
Raporda, basına yönelik müdahalelerin soruşturmalar, ceza ve hukuk yargılamaları, bireysel başvurular, gazetecilere ve basın kuruluşlarına yönelik fiziksel ve sözlü saldırılar ile idari yaptırımlar gibi birçok başlık altında incelendiği aktarıldı. Yaşanan ihlallerin münferit olmadığına dikkat çekilen raporda, hukuk devleti ilkesinin zayıfladığı, anayasal güvencelerin etkisizleştiği ve gazetecilik faaliyetlerinin sistematik biçimde cezai ve idari yaptırımlara konu olmaya devam ettiği değerlendirmesi yapıldı.
“EN AZ 88 GAZETECİ HAKKINDA TOPLAMDA 113 SORUŞTURMA AÇILDI”
Raporda ayrıca basın meslek örgütlerinin “Sansür Yasası” olarak nitelendirdiği Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesine özel bir bölüm ayrıldı. Düzenlemenin yürürlüğe girdiği 2022 yılından bu yana en az 88 gazeteci hakkında toplam 113 soruşturma başlatıldığı, 29 gazetecinin gözaltına alındığı,altı gazetecinin tutuklandığı belirtildi. Aynı dönemde 49 soruşturma takipsizlikle sonuçlanırken, 29’u iddianame düzenlenerek kovuşturma aşamasına taşındı.
Rapora göre, Nisan 2025-Nisan 2026 döneminde 16 ayrı ceza dosyasında 19 gazeteci Türk Ceza Kanunu (TCK) 217/A kapsamında yargılandı. Son bir yılda gerçekleştirilen 67 gözaltı işleminin 20’sinin bu suçlamaya dayandırıldığı belirtilirken, yalnızca üç gazetecinin ifadelerinin ardından serbest bırakıldığı, iki gazeteci hakkında tutuklama, bir gazeteci hakkında ev hapsi ve 14 gazeteci hakkında ise adli kontrol tedbirleri uygulandığı ifade edildi.

GÖZALTI VE TUTUKLAMALAR
TGS’nin paylaştığı verilere göre, 1 Nisan 2026 itibarıyla en az 14 gazeteci gazetecilik faaliyetleri nedeniyle cezaevinde bulunuyor. Aynı dönemde en az 53 gazeteci hakkında soruşturma açıldı, 67 gözaltı işlemi uygulandı, 19 gazeteci tutuklandı, iki gazeteci hakkında ev hapsi kararı verildi ve 26 gazeteci hakkında imza yükümlülüğü ile yurt dışına çıkış yasağı gibi adli kontrol tedbirleri uygulandı.
“SORUŞTURMA SÜREÇLERİ FİİLEN BİR CEZALANDIRMA MEKANİZMASI”
Raporda, soruşturma süreçlerinin birçok vakada fiilen bir cezalandırma mekanizmasına dönüştüğü belirtilirken, gazetecilerin ikamet ettikleri şehirlerden farklı illere götürülerek gözaltına alındıkları ve tutuklandıkları örneklere de yer verildi. Aynı dönemde 224 ceza davasında 300’ün üzerinde gazetecinin yargılandığı, 73 dosyada karar verildiği, 89 dosyada ise yargılamaların sürdüğü aktarıldı. Bu davalarda toplam 53 yıl 4 ay 16 gün hapis cezası verilirken, 39 davada 54 gazeteci hakkında beraat kararı çıktığı belirtildi.
Rapor, gazetecilere yönelik fiziksel ve sözlü saldırıların da sürdüğünü ortaya koydu. Buna göre son bir yılda en az 34 gazeteci fiziksel saldırıya, 22 gazeteci ise sözlü tehdit ve saldırıya maruz kaldı. İki basın kuruluşuna yönelik saldırı gerçekleşirken, gazetecilerin sistematik biçimde hedef gösterildiği ifade edildi.
“15 MİLYON İDARİ PARA CEZASI UYGULANDI”
Basın özgürlüğü üzerindeki idari baskılara da yer verilen raporda, Radya Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) kararları kapsamında incelenen 21 dosyada toplam 15 milyon 154 bin 715 TL idari para cezası uygulandığı, bazı televizyon kanallarına yayın ve program durdurma yaptırımları getirildiği aktarıldı. Aynı dönemde en az yedi internet sitesine erişim engeli getirildiği, 41 haber içeriğinin URL bazında kaldırıldığı, sekiz içeriğin silindiği ve 21 X (eski ismiyle tiwiter) hesabına erişim engeli uygulandığı belirtilirken, yayın yasakları ve gizlilik kararlarının kamusal olayların haberleştirilmesini sınırlamaya devam ettiği vurgulandı.

AVRUPA KONSEYİ İNSAN HAKLARI KOMİSERİ: “ELEŞTİREL HABERCİLİĞİ SUSTURMAK AMACIYLA CEZA HUKUKUNUN ARAÇSALLAŞTIRILDIĞI ALGISI GÜÇLENİYOR”
Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğüne ilişkin değerlendirmelerde bulunan bir diğer kaynak ise Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty oldu. Komiser, 1-5 Aralık 2025 tarihlerinde Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretin ardından hazırladığı ve 22 Nisan 2026 tarihinde yayımlanan memorandumunda; ifade ve basın özgürlüğü, barışçıl toplantı ve örgütlenme özgürlüğü ile adalet sisteminin işleyişine ilişkin değerlendirme ve tavsiyelerine yer verdi.
Raporda, Türkiye’de iç hukuk ve uygulamaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadıyla uyumlu hale getirilmesi gerektiği vurgulandı. Komiser; Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, internet ve yayıncılık mevzuatı, dernekler ve sivil toplum üzerindeki denetim mekanizmaları, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı, tutuklama uygulamaları, avukatların mesleki faaliyetleri ve yüksek mahkeme kararlarının uygulanmasına ilişkin yapısal sorunlara dikkat çekti.
“GAZETECİLER SORUŞTURMA VE KOŞUŞTURMALARLA KARŞI KARŞIYA”
Raporun ifade özgürlüğüne ayrılan bölümünde gazetecilere yönelik ceza soruşturmaları ve yargılamalarına geniş yer verildi. Komiser, gazetecilerin haber içerikleri, haber kaynakları, toplumsal olay ve duruşma haberleri, yargı mensupları hakkındaki haberleri ya da kamu kurumlarını eleştiren yayınları nedeniyle soruşturma ve kovuşturmayla karşı karşıya kaldıklarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Raporda, gazetecilerin toplumsal olayları takip ettiklerinde “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu”, yargı mensuplarını haberleştirdiklerinde ise “yargıyı etkileme” ve “gizliliği ihlal” suçlamalarıyla karşı karşıya kaldıkları belirtildi. Kamu kurumlarına yönelik eleştirel haberlerde ise “yanıltıcı bilgi yayma” ve “devlete hakaret” iddialarının kovuşturma gerekçesi yapıldığı vurgulandı.
“CEZA HUKUKU ELEŞTİREL HABERCİLİĞİ SUSTURMAYI AMAÇLIYOR”
Art arda açılan soruşturmaların gazeteciler üzerinde baskı oluşturduğunu belirten O’Flaherty, “Gazetecilerin kısa süre içinde birden fazla soruşturma ve davaya maruz bırakılmasının, ceza hukukunun eleştirel haberciliği susturmak amacıyla araçsallaştırıldığı algısını güçlendirdiğini” ifade etti.
Komiser, ifade özgürlüğü konusunda Türkiye’ye, yargı süreçlerindeki veri eksikliğinden medya üzerindeki idari baskılara kadar birçok alanda somut adımlar atılması yönünde tavsiyelerde bulundu.
Raporda ayrıca Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin kadınlara yönelik şiddetle mücadelede ciddi bir boşluk yarattığı değerlendirmesine yer verildi. Bunun yanı sıra Can Atalay ve Tayfun Kahraman kararları üzerinden Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmamasına ilişkin kaygılar dile getirildi.

TÜRKİYE’DE YEREL MEDYA
Ulusal ve uluslararası raporlarda ortaya konulan tabloyu yerel medya açısından değerlendiren Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Akdeniz Şube Başkanı Ceren Deniz, basın özgürlüğüne ilişkin sorunların yerel ölçekte çok daha ağır hissedildiğini söyledi. Yerel medyanın hem ekonomik hem de idari baskılarla karşı karşıya kaldığını belirten Deniz, özellikle Antalya’da son yıllarda yaşanan değişimin bu tabloyu açık biçimde ortaya koyduğunu ifade etti.
Ulusal ölçekte medyada yaşanan daralma ve hak ihlallerinin yerelde daha sert yaşandığını dile getiren Deniz, Antalya’da basılı gazete sayısındaki düşüşe dikkat çekerek şunları söyledi:
“Ulusal ölçekte medyada yaşanan daralma ve hak ihlallerini, mikro ölçekte çok daha sert haliyle görüyoruz. Medyanın içine düştüğü kıskacı, yerel medya çok daha derinden hissediyor. Geçtiğimiz yıl Basın İlan Kurumu (BİK) aracılığıyla birçok şehirde yerel yayın sayılarının azaltıldığını, bazı gazetelerin yayın hayatının sona erdiğini gördük. Örneğin Antalya’da 11 olan basılı gazete sayısı altıya düşürüldü.”
Yayın hayatını sürdüren gazete ve dijital haber mecralarının da artan yasal yükümlülükler ve mali sorunlarla karşı karşıya kaldığını belirten Deniz, bunun bağımsız haberciliği doğrudan etkilediğini ifade etti.
“YEREL BASIN MALİ PROBLEMLERLE KARŞI KARŞIYA”
Deniz, “Yayın hayatına devam eden gazeteler ve dijital yayınlar da Basın İlan Kurumu’nun sürekli artan yasal yükümlülükleriyle ve mali problemlerle karşı karşıya kaldı. Art arda yapılan denetimlerin bir baskı aracına dönüştüğünü gördük. Bu kaotik ortam, hayatta kalan haber mecralarının yola devam etmelerini zora sokarken, yayın politikalarına odaklanıp özgür yayın yapmalarını da zorlaştırıyor” dedi.
Deniz, bu sürecin yalnızca kurumları değil gazetecileri de doğrudan etkilediğini belirterek eleştirel habercilik yapan gazetecilerin davalar, gözaltılar, mali cezalar, yayın yasakları ve erişim engelleri ile karşı karşıya kaldığını, yerel gazeteler, televizyonlar ve ulusal yayınların bölge temsilciliklerinin kapanmasıyla birlikte sektörde istihdamın hızla gerilediğini söyledi.
Raporlarda dikkat çekilen otosansür olgusunun yerel medyada da belirgin şekilde hissedildiğini ifade eden Deniz, özellikle Anadolu’da çalışan muhabirlerin haber üretim süreçlerinde daha sınırlı hareket edebildiğini belirtti.
“Geçmişte her alanda haber yapan ajansların, politika, ekonomi, eğitim, sağlık, çevre gibi alanlarda eleştirel olabilecek bazı haberleri artık gündemlerine dahil etmediklerini görüyoruz. Dolayısıyla Anadolu muhabirlerinin ve onların bağlı oldukları bölge yönetimlerinin, yayına haber gönderirken oto sansür uyguladıklarını söyleyebiliriz” ifadelerini kullanan Deniz, benzer bir tablonun yerel medya için de geçerli olduğunu söyledi.





