Doyran kaynak suyu özel firma tarafından şişeleniyor | Özgür Atasayar: “Bir ülke, kendi içme suyunu şebekeden içtiği ölçüde medenidir”

Doyran’daki doğal kaynak suyunun özel bir firma tarafından şişelenip satılmasına rağmen, Konyaaltı Belediyesi’nin gerekli denetimleri yapmaması hem halkın su hakkını hem de belediye gelirlerini tehlikeye atıyor. Geyikbayırı Yaşam Platformu’ndan Özgür Atasayar, “Su ticarileştiğinde bedel her zaman halk tarafından ödeniyor” dedi.

Konyaaltı Belediyesi’nin 2024 yılı Sayıştay Denetim Raporu, Doyran Mahallesi’ndeki doğal kaynak suyunun özel bir firma tarafından çıkarılıp şişelenerek ülke genelinde satılmasına rağmen, belediyenin yasal hakkı olan “kaynak suları harcını” tahsil etmediğini ortaya koydu.

Raporda, suyun Ceysu markasıyla ticari satışa sunulduğu belirtilirken, belediyenin şişelenen suların kaynaktan alınıp alınmadığını denetlemediği ve özel işaretleme hizmeti sağlamadığı vurgulandı. Bu nedenle, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu uyarınca alınması gereken kaynak suları harcı belediye gelirlerine yansımadı.

Sayıştay denetçileri, belediyenin konuya ilişkin hukuki ve idari süreçleri başlattığını, ancak işlemlerin henüz tamamlanmadığını belirtti. Raporda, “Belediye sınırları içerisindeki Doyran Mahallesi mevkiinden çıkarılan kaynak suyuna ilişkin hizmetlerin verilerek, belediye gelirleri arasında sayılan kaynak suları harcının alınması gerekmektedir” ifadelerine yer verildi.

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun 63–66. maddeleri uyarınca belediyeler; kaynak sularının hangi kaynaktan alındığını denetlemek, şişelenen kaplara özel işaret koymak ve bu hizmet karşılığında kaynak suları harcı tahsil etmekle yükümlü. Konyaaltı Belediyesi’nin bu yükümlülükleri yerine getirmemesi hem denetim eksikliğine hem de ciddi bir gelir kaybına yol açtı.

Doyran’dan çıkan su yıllardır ulusal çapta satılmasına rağmen, belediyenin satış sürecinden pay alamaması yerel kamu gelirlerinde açık oluşturuyor. Sayıştay raporu, belediyeye açık çağrıda bulunarak, “Doyran Mahallesi’nden çıkarılan suyun denetimi yapılarak kaynak suları harcı tahsil edilmeli” uyarısında bulundu.

HALKIN SU HAKKI VE İKLİM KRİZİ BAĞLAMINDA CİDDİ RİSKLER

Özel şirketlerin doğal kaynakları pazarlık konusu haline getirmesi, yalnızca gelir kaybına değil, aynı zamanda halkın su hakkının ihlaline yol açıyor. Artan kuraklık ve iklim krizi koşullarında su sınırlı bir kaynak; yerel yönetimlerin denetimsiz satışlara izin vermesi, gelecekteki susuzluk risklerini artırıyor.

Yerel halkın ve ekosistemin çıkarlarının korunması için, Doyran’daki suyun kullanımının kamu yararına göre düzenlenmesi, sadece belediye gelirleri için değil, Antalya’nın su güvenliği ve iklim kriziyle mücadele açısından da kritik önem taşıyor.

Konuya ilişkin Geyikbayırı Yaşam Platformu’ndan Özgür Atasayar açıklama yaptı. Konunun çok boyutlu değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Atasayar, “Doyran örneği, Türkiye’de suyun nasıl ‘ticari bir ürüne’ dönüştüğünü gösteren en çarpıcı vakalardan biri. Burada evet, birçok usulsüzlük ve kayıtsızlık görüyoruz. Basına yansıyan haberlere göre Sayıştay raporlarında, Konyaaltı Belediyesi’nin yapması gereken denetimleri yapmadığı, yapmakla yükümlü olduğu ‘şişeleri işaretleme hizmetini’ gerçekleştirmediği ve kaynak suları harcını tahsil etmediği görülüyor. Ama unutulmamalı ki burada asıl sorumlu ASAT” dedi.

Yapılan açıklamalara göre tüm şikayetlere rağmen ASAT’ın 15 yıldır tüm şikayetlere rağmen gerekli kontroller yapılmadığını ifade eden Atasayar, “Üç borulu sistem çalışmıyor, debiler karışıyor ve firmaların iki hattan su aldığı iddiası var. Bunları tespit etmek ve düzenlemek ASAT’ın sorumluluğundaki işlerdir. Ayrıca en dikkat çeken nokta, günlerdir basına yansıyan haberlere karşın yetkili kurumlardan halkı bilgilendirici bir açıklamanın yapılmamış olması” sözlerini kullandı.

 Belediyelerin denetim yapmaması iki risk yaratığını söyleyen Atasayar şu şekilde sıraladı:

 “– Birincisi, köylünün yerel suya erişimi fiilen kesiliyor. Sözleşmeler ve kamu gücü halkı korumak için değil, şirket için işlemiş oluyor.
 – İkincisi, su gibi yaşamsal bir kaynağın kullanımında kamu yararı değil, şirket yararı belirleyici hale geliyor.”

Bu vaka sorunun kaynağı değil, sonucu olduğunu ifade eden Atasayar, “Asıl problem, suyun şişelenip taşınmasını normalleştirmiş olmamız. Halbuki bu hiç normal değil. Türkiye’de kişi başına yıllık ambalajlı su tüketimi 127 litredir. Bu oran, Avrupa’daki birçok ülkede çok daha azdır: Avusturya’da 40 L, Hollanda’da 35, Danimarka’da 21. Bu ülke insanlarının pet şişede su içecek parası mı yok? Biz ise suyun kamyonlarla dolaştığı, şirketlerin su kaynaklarını ‘işlettikleri’, köylünün ise tarlasını sulayamadığı bir düzene alıştık” sözlerine yer verdi.

Atasayar, meselenin yalnızca bir işletmenin suyu kullanması olmadığını, sorunun çok daha geniş bir ekolojik ve toplumsal bağlamda ele alınması gerektiğini vurguladı.

Atasayar, iklim krizinin derinleştiği bir dönemde ambalajlı su ekonomisinin başlı başına bir karbon yükü oluşturduğunu belirtti. Milyonlarca insana içme suyunun özel tesislerde paketlenip binlerce kilometre taşındığını hatırlatan Atasayar, “Bu model hem karbon salımını artırıyor hem de doğayı daha fazla tahrip ediyor. Sorun sadece bir firmanın suyu düzenleme yapılmadan kullanması değil; bunlar birer sonuç” dedi.

“DOYRAN HALKI, BİNLERCE YILLIK SU KAYNAĞINA ERİŞEMEZ HALE GELDİ”

Atasayar, şunları söyledi:

“Firma suyu yerel bir kaynaktan temin ettiği için nakliye açısından daha düşük maliyet ve daha düşük karbon ayak izi ortaya çıkıyor. Ama neyin pahasına? Doyran halkı, binlerce yıldır kullandığı, tarlasını ve bahçesini suladığı kaynağa erişemiyor. Su ticarileştiğinde bedel her zaman halk tarafından ödeniyor.”

Atasayar, paketlenmiş suyun çevresel etkisinin şebeke suyundan yaklaşık 300 kat fazla olduğunu hatırlatarak, kamusal su politikalarının önemine dikkat çekti.

“ASAT’IN GÖREVİ ŞEBEKE SUYUNU GÜVENCE ALTINA ALMAKTIR”

Açıklamanın devamında Atasayar, Antalya Su ve Atıksu İdaresi’nin (ASAT) yükümlülüklerine işaret ederek şunları söyledi:

“ASAT’ın görevi, ambalajlı su firmalarının önünü açmak değil, şebeke suyunu içilebilir standartlara taşımaktır. Eğer su zaten içilebilir standartlardaysa  ki öyle olduğu iddia ediliyor halkın neden şişe suyuna yöneldiği sorgulanmalıdır. Ya su kalitesinde bir sorun vardır ya da ciddi bir iletişim eksikliği.”

Atasayar, her iki durumda da asıl sorumluluğun ASAT’a ait olduğunu vurguladı.

“SUYUN TİCARİLEŞMESİ NORMALLEŞTİKÇE BU ÖRNEKLER ÇOĞALACAK”

İklim krizinin küresel bir gerçeklik olduğunun altını çizen Atasayar, su kullanım alışkanlıklarının değişmemesi halinde benzer örneklerin artacağını ifade ederek şunları söyledi:

“Milyonların suya erişim alışkanlıkları değişmedikçe, suyun ticarileşmesi halkın ve karar alıcıların gözünde normalleştikçe, bu gibi örnekleri görmeye devam edeceğiz.”

“SUYUN BU ŞEKİLDE TİCARİLEŞMESİNE KARŞI BİR POLİTİKA OLUŞTURMASIDIR”

15 yıldır süregelen zincirleme bir sorun olduğunu ifade eden Atasayar, şu ifadeleri kullandı:


“Bir tarafta çok ucuza su tedarik eden ve hızla büyüyen bir firma var. Kentin büyük çoğunluğu bu suyu tüketiyor. Firma büyük kârlar sağlıyor ve yurt dışına açılmaya başlıyor.
 Ama diğer taraftan:
 – Kaynak suyu sınırsız ve karşılıksız ‘çekilebilir’ hale geliyor.
 – Ekosistem üzerindeki baskı görünmezleşiyor.
 – Firmanın çıkarımı ölçülmediği için çevresel tahribat saptanamıyor.
 – Su çekiminin ekolojik sınırları aşılabiliyor.”

Kamu kaynağını koruması gereken yerel yönetimlerin suyu fiilen sermayeye devretmesi anlamına geldiğini ifade eden Atasayar, “Ama bu sadece bir belediyeye mal edilebilecek bir sorun değil. Anlaşılan o ki, 15 yıldır Antalya’daki belediyeler bu duruma göz yummuşlar. Artık yapılması gereken, şu anki yönetimin ivedilikle kamuoyunu bilgilendirmesi, usulsüzlükleri gidermesi ve en önemlisi, suyun bu şekilde ticarileşmesine karşı bir politika oluşturmasıdır” dedi.

Bu, uzun vadede üç büyük risk yarattığını söyleyen Atasaray, şöyle sıraladı:

1- Ekolojik risk: Kaynaklar şirketin ekonomik mantığıyla yönetilir; ekosistemin ihtiyaçları dikkate alınmaz. Su, para kazandırdığı ölçüde çekilir. Sürdürülebilirlik ikinci planda kalır.

2- Toplumsal risk: Halk, kendi toprağının altındaki suya erişemezken şirketin sattığı suyu parayla almak zorunda kalır. Bu, en temel hakkın ticarileşmesi demektir.

3- Ekonomik risk: 80 milyon insanı şişelenmiş suya mahkûm eden bir düzen kurduk. Avrupa ülkeleri şebeke suyunu içerken biz, suyu TIR’larla taşımayı “normal” sayıyoruz. Bu sadece ekonomik olarak irrasyonel değil, karbon ayak izimizi artıran bir sistem.

Atasayar, “suyu sermayeye vermek tam olarak budur” diyerek suyun bir kamu hizmeti olmaktan çıkıp ticari bir meta haline gelmesini eleştirdi.

“SUYUN KAMYONLARLA TAŞINMASI SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİLDİR”

Atasayar, bu sorunun üç temel adımla çözülebileceğini belirterek şunları söyledi:

  1. Şeffaf ve bilimsel denetim
     – Kaynaktan günlük/saatlik ne kadar su çekiliyor, açıklanmalı.
     – Üç borulu sistem çalışır hale getirilmeli.
     – Firmanın debi kullanımı, bağımsız teknik ekiplerce takip edilmeli.


  2. Su hakkının güvenceye alınması
     – Doyran halkına garanti edilen debi, fiilen sağlanmalı.
     – Köylü, kendi suyuna ulaşmak için sondaj kullanmak zorunda bırakılmamalı.


  3. Su politikasının değişmesi
     – Su, şişelenip taşınacak bir meta olmaktan çıkarılmalı.
     – Şebeke suyu içilebilir hale getirilip halkla güven ilişkisi kurulmalı.
     – Belediyeler “Bizim suyumuz içilebilir” demekle yetinmemeli; halkı ikna edecek bilimsel, sürekli ve şeffaf bir iletişim kurmalı.


Suyun kamyonlarla taşınması sürdürülebilir değildir. Bir ülke, kendi içme suyunu şebekeden içtiği ölçüde medenidir.”