İklim değişikliği Akdeniz’i vuruyor: Yerel türler yok oluyor, istilacı türler artıyor

Görsel: Yapay zeka ile oluşturulmuştur

İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Deniz ve İçsu Kaynakları Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi ve Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk’ün değerlendirmeleri:

Prof. Dr. Bayram Öztürk, Doç. Dr. İnci Tüney – İklim Masası


AKDENİZ, YEREL TÜRLERİN TEHDİT ALTINDA OLDUĞU BİR ‘‘SICAK NOKTA’’


Denizel biyolojik zenginliğiyle bilinen Akdeniz Havzası, yerel türlerin çoğunun tehdit altında olduğu bir sıcak nokta artık. Daha şimdiden taş mercanlar, yılan balıkları ve vermetidterasları; ani sıcaklık değişimlerinden, tuzlanmadan ve ani yağışlardan etkilenerek kırılgan hâle gelmeye başladılar. Türkiye denizlerinde görülen plankton patlamaları, balık göçlerindeki değişimler, balıkların yumurtalamalarındaki sarkmalar, tropik sulardan gelen zararlı balıklar ve yeni denizanalarının sularımıza yerleşmesinde deniz suyu sıcaklığındaki artış, deniz çayırlarının iklim değişikliğine verdiği tepkiler, taş mercanların beyazlaşması ve iklim değişikliği artık yeni gündemimiz ve yeni normal şeyler.


İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE İSTİLACI TÜR BASKISI, BİRBİRİNİ BESLİYOR


Çalışmalara göre iklim değişikliği birçok yabancı türün yayılmasını ver yerleşmesini kolaylaştırırken, bunların istilacı olmalarını da kolaylaştırıyor. Yani istilacı tür baskısı ve iklim değişikliği adeta birbirini besleyen iki etken olarak görülebilir. İklim değişikliğinin balıkçılığa etkisini çok az konuşuyoruz. Örneğin Marmara’da sardalya balığı Haziran ayında yağlanıp yumurta dökerdi; şimdi bu, Temmuz ayına sarktı. Boğaz’dan Karadeniz’e geçen göçmen balıklar artık daha erken, bazı yıllar ise daha geç göç ediyor. Sıcaklık balık göçlerini ciddi olarak etkiliyor.

KIYI YERLEŞİMLERİNDE AYRINTILI UYUM PLANLARI YAPILMALI


Son çalışmalar, geçen 50 yılda Akdeniz’de deniz suyu sıcaklığının yaklaşık 1.5°C arttığını gösteriyor. Tahminler, 2100 yılında deniz seviyesinin bir metre yükseleceği ve Akdeniz sahil nüfusunun bu durumda 1/3 oranında etkileneceği yönünde. Akdeniz kıyılarındaki şehirlerin en az yarısı, 2050 yılında iklim değişikliğinden ciddi olarak etkilenecek. Başta İstanbul olmak üzere deniz kıyısında bulunan bütün yerleşimlerin ayrıntılı uyum planlarını yapmaları gerekiyor.


KIYILARIMIZI ÖLÇÜM CİHAZLARIYLA DONATMA ZAMANI


Unutmayalım ki iklim değişikliği sadece kuraklık, ani yağış ve taşkınlar değildir. İklim değişikliğini anlamak için denizleri anlamak, başta da uzun süreli ölçüm yapmak ve buna göre model veya tahmin senaryoları geliştirmek gerekir.

İklim değişikliğini anlamak için uzun vadeli düzenli ölçüm şarttır. Deniz suyunda ısınma, su seviyesi yükselmesi, akıntı değişimleri, biyojeokimyasal değişimler, ötrifikasyon, oksijen seviyesi, biyoçeşitlilik gibi temel parametreler ölçülerek takip edilmeli. Bunun için öncelikle İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın su kalitesinin yanında düzenli olarak oşinografik ölçümü de şarttır. Kısa ölçüm sonuçlarıyla iklim tahminleri yapmak hatalı olabilir. Onun için ülkemiz sularında iklim araştırmaları öncelikli araştırma konusudur. Şimdi kıyılarımızı ölçüm cihazlarıyla donatma zamanıdır.

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Deniz
Biyoloğu Doç. Dr. İnci Tüney’in değerlendirmeleri:


ÖNEMLİ RİSKLER: ISINMA VE YABANCI TÜRLER


Genel olarak küresel ölçekte tüm denizlerde görülen iklim riskleri, Türkiye denizleri için de geçerli. Ancak Türkiye’nin özellikle Akdeniz ve Güney Ege kıyıları, kuzey bölgelerimize kıyasla çok daha hızlı ısınıyor. Aynı zamanda Süveyş Kanalı yoluyla gelen ve ‘‘Lessepsian’’ olarak adlandırdığımız Kızıldeniz kökenli yabancı türlerin yoğun baskısı altında.


DERİN SULAR DA ISINIYOR


Bu iki tehlikeye yakından bakacak olursak; ilk olarak deniz suyu sıcaklıklarının artışını ele alabiliriz. Doğal şartlarda deniz suyu sıcaklığı yüzeyden derine doğru azalır ve deniz canlıları da bu dikey sıcaklık gradyanına göre bir dağılım gösterir. Ancak güncel bilimsel çalışmalar, yüzeydeki aşırı ısınmanın artık daha derin katmanlara doğru ilerlediğini ve derin suların da ısındığını gösteriyor. Bu durum, deniz canlılarının dikey dağılımını doğrudan etkiliyor. Bentik canlılar olarak tabir ettiğimiz, deniz zeminine bağımlı veya sabit yaşayan organizmalar (örneğin deniz çayırları, algler, mercanlar, vs.) kaçma imkanları olmadığı için kitlesel olarak yok oluyor ya da hayatta kalabilmek için dağılımlarını daha derinlere kaydırmaya çalışıyorlar. Ancak derinlikle birlikte basınç da arttığından ve ışık geçirgenliği azaldığından, derin sular mutlak bir sığınak sağlayamıyor.


ISI DALGALARI, EKOSİSTEM ÇÖKÜŞLERİNİ TETİKLİYOR


‘‘Denizel ısı dalgaları’’ adı verilen ekstrem sıcaklık olaylarının sıklığının, süresinin ve şiddetinin artması da canlılar üzerinde kronik bir termal stres yaratarak ekosistem çöküşlerini tetikliyor.


ISINMA, İSTİLALARI KOLAYLAŞTIRIYOR

Deniz suyunun ısınmasıyla birlikte, Kızıldeniz kökenli türlerin Akdeniz’e geçişi de hızlanıyor ve bu yabancı türlerin istilacı hâle gelmesi kolaylaşıyor. Kızıldeniz ve Hint Okyanusu gibi, kaynaklar için rekabetin çok yüksek olduğu zorlu ekosistemlerden gelen bu türler; aşırı avlanma gibi nedenlerle yerel türleri halihazırda azalmış, kırılganlaşmış olan Akdeniz ekosistemine çok kolay adapte oluyorlar. Ardından yerli türlerimizle besin ve alan konusunda baskın bir rekabete giriyorlar.


HEM BALIKÇILIK HEM HALK SAĞLIĞI ETKİLENİYOR


Bu ekolojik kriz, balıkçılık ekonomisini de etkiliyor. Özellikle balon balığı gibi istilacı türler, yalnızca yerel balıkçılığı etkilemekle de kalmıyor. Bu zehirli türün bilinçsizce tüketilmesi, ölümcül sağlık riskleri doğuruyor. Özetle Akdeniz’in şu an doğrudan deneyimlediği en kritik iklim riskleri; deniz suyu sıcaklıklarının artışı, denizel ısı dalgalarının sıklaşması ve istilacı türlerin yayılımı. Bu riskler biyoçeşitliliği yok ederken, balıkçılık ekonomisini ve insan sağlığını da tehdit ediyorlar.


DENİZLER ÜZERİNDEKİ İNSAN KAYNAKLI BASKILARI AZALTMALIYIZ


Türkiye’de deniz ve kıyı ekosistemlerinin iklim değişikliğine karşı dayanıklılığını artırmanın en temel ve acil yolu; denizlerimiz üzerindeki aşırı avlanma, habitat tahribatı ve kirlilik gibi insan kaynaklı baskıları azaltmaktan geçiyor. Çünkü sağlıklı ve dengeli bir ekosistem, iklim etkilerine karşı çok daha yüksek bir direnç gösterir.


GERÇEKTEN KORUNAN KORUMA BÖLGELERİ GEREKİYOR

Bu bağlamda en etkili küresel çözüm; Deniz Koruma Alanlarının (DKA) kurulması ve bu alanlar içinde Balıkçılığa Kapalı Alanların (BKA) oluşturulmasıdır. Ülkemizde bu yönde atılmış adımlar ve ilan edilmiş koruma bölgeleri bulunsa da en büyük eksikliğimiz, bu alanların yönetim, denetim ve yaptırım mekanizmalarındaki yetersizlikler. Uluslararası literatürde ‘‘Kağıt Üzerindeki Parklar’’ (Paper Parks) olarak adlandırılan, yani yasal olarak koruma altında görünen ama sahada fiilen korunmayan alanlar, iklim krizine çare olamaz. Koruma alanlarının sadece ilan edilmesi yeterli değil. Bu alanların; yerel toplulukları, küçük ölçekli balıkçıları ve sivil toplum kuruluşlarını da sürece dahil eden etkin ve yaptırımı olan
yönetim planlarına ihtiyacı var. En acil adım; deniz koruma alanlarında sadece sahil güvenlik denetimlerine bağımlı kalmayan, yerel balıkçıların koordinasyonunda çalışan ‘‘deniz korucuları’’ gibi aktif saha denetim sistemlerinin yaygınlaştırılması ve teknolojik izleme altyapısının güçlendirilmesi.

KORUMA BÖLGELERİNİN ORANI, ULUSLARARASI TAAHHÜTLER SEVİYESİNE ÇIKARILMALI


Ayrıca, koruma alanlarının denizlerimizdeki oranını uluslararası taahhütler seviyesine çıkarmak ve bu alanların birbirleriyle ekolojik koridorlar aracılığıyla bağlantılı olmasını sağlamak, iklim değişikliği nedeniyle yer değiştiren türlerin hayatta kalması için hayati önem taşıyor.

TÜRKİYE VE AKDENİZ ÜLKELERİ DE TALEPTE BULUNMALI


Türkiye, Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip ülkelerden biri ve kıyı popülasyonumuzun çok büyük bir kısmı, geçimini doğrudan turizm ile küçük ölçekli balıkçılık faaliyetlerinden sağlıyor. Pasifik ada devletlerinin deniz seviyesinin yükselmesi karşısındaki taleplerine benzer şekilde, Türkiye ve diğer Akdeniz ülkeleri de iklim değişikliği nedeniyle denizlerin çölleşmesi ve biyolojik istila tehdidiyle nedeniyle talepte bulunmalıdır.


TÜRKİYE’NİN COP31 GÜNDEMİNE TAŞIMASI GEREKEN KONULAR:


Türkiye, COP31 gibi küresel iklim müzakerelerinde iki büyük önceliği uluslararası gündeme taşımalı: Deniz suyu sıcaklıklarının artması, Süveyş Kanalı yoluyla gelen Lessepsian türlerin Akdeniz’e yayılmasını dramatik şekilde hızlandırıyor. Bu durum sadece yerel biyoçeşitliliği yok etmekle kalmıyor; ağları parçalayan balon balıkları veya ekosistemi domine eden aslan balıkları gibi türler nedeniyle balıkçılık ekonomisinde önemli finansal kayıplara yol açıyor. Bu durum, istilacı türlerin izlenmesini ve deniz çayırları gibi yerel ekosistemlerin restorasyonu gibi, yüksek maliyetli ve uzmanlık gerektiren saha operasyonlarını zorunlu kılıyor. Türkiye, küresel iklim fonlarının Akdeniz gibi iklim sıcak noktalarında (hotspot) yürütülen denizel restorasyon ve koruma alanı yönetim süreçlerine aktarılmasını, bir adaptasyon
önceliği olarak savunmalıdır.