
Türkiye’nin en köklü film festivali Uluslararası Antalya Altın Portakal, 1964’ten bu yana sinema dünyasının en prestijli sahnesi olmasına rağmen, politik ve toplumsal krizlerle sık sık sansür tartışmalarının odağı oldu. 1978’den 2024’e uzanan yasaklanan filmler, jürilerin istifaları ve iptal edilen gösterimler, festivalin Türkiye’de ifade özgürlüğü tarihindeki yerini ortaya koyuyor.
Türkiye’nin en köklü film festivali Antalya Altın Portakal, sadece sinemanın büyüsünü değil, aynı zamanda politik iklimin sert rüzgârlarını da yansıtan bir ayna oldu. 1964’ten bu yana Türk sinemasının en prestijli sahnesi olarak anılsa da, festivalin tarihinde sanatın önüne geçen sansür tartışmaları, yasaklanan filmler, istifa eden jüriler ve iptal edilen gösterimler yer aldı. Bugün geriye dönüp bakıldığında, Altın Portakal’ın tarihçesi bir yönüyle de Türkiye’de ifade özgürlüğünün sınırlarını gösteren bir kronolojiye dönüşmüş durumda.
1978- 1979 İLK BÜYÜK SANSÜR KRİZİ
16. Altın Portakal’da gösterilmesi planlanan “Yolcular”, “Demiryol” ve “Yusuf ile Kenan” filmleri, Sansür Kurulu’nun müdahalesi sonucu yarışmadan çıkarılmak istendi. Yapımcı ve yönetmenler festivalden çekilirken, jüri üyeleri de değerlendirme yapamayacaklarını belirterek tepki gösterdi. Sonuç olarak festival iptal edildi.
1980 – DARBE DÖNEMİ
12 Eylül Askeri Darbesi sonrası, festivalin 17. edisyonu gerçekleştirilemedi. Bu yıllarda politik içerikli filmlere yönelik sansür, festivalin uzun süre apolitik bir çizgide kalmasına yol açtı.
2014– GEZİ BELGESELİ
51. festivalde başvuran “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” belgeseli, Gezi Direnişi teması nedeniyle yarışma listesinden çıkarıldı. Jüri üyeleri topluca istifa etti ve belgesel yarışması iptal edildi. Film, yalnızca küçük bir içerik düzenlemesi ile gösterilebildi.
2023 – KHK BELGESELİ KRİZİ
“Kanun Hükmü”, OHAL döneminde KHK ile ihraç edilen iki kamu çalışanının mücadelesini konu alıyordu. Festival seçkisinden çıkarılan belgeselin gerekçesi, belgesele konu olan kişilerden birinin yargı sürecinin devam etmesiydi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğini çekmesiyle kriz büyüdü. Jüri üyeleri toplu olarak istifa etti, filmler yarışmadan çekildi ve festival tamamen iptal edildi.
2024 – LGBTİ FİLMLERİNİN DAHİL EDİLMEMESİ
Altın Portakal Film Festivali’nde 2024’te, doğrudan LGBTİ temalı filmler yarışma ve seçkiden çıkarıldı ya da programa dahil edilmedi. Festival yönetimi bu kararın gerekçesini resmi olarak açıklamazken, sinema çevreleri ve sivil toplum örgütleri durumu “dolaylı sansür” olarak nitelendirdi. Bu gelişme, festivalin geçmişten bugüne süregelen sansür tartışmalarının güncel bir örneği olarak değerlendiriliyor.
Altın Portakal Film Festivali’nin tarihi, sinema üretimi ve ifade özgürlüğü açısından önemli bir aynadır. 1979’daki ilk sansür krizinden 2024’e kadar yaşanan olaylar, festivalin toplumsal ve politik meselelerle olan hassas ilişkisini ortaya koyuyor.

“SANSÜR HEP DEMOKLES’İN KILICI GİBİ YEDİNCİ SANATIN YANİ SİNEMANIN BAŞINA DİKİLMİŞTİR”
Türk sinemasında sansür tartışmalarının sinemanın tarihiyle yaşıt olduğunu söyleyen SİYAD üyesi Tuncer Çetinkaya, “Bunun özellikle vurgulanması gerekir. Bizim ilk filmlerimizden Mürebbiye. Yurt içinde değil ama o zamanki işgalci kuvvetlerden Kurtuluş Savaşı döneminde Fransızların baskısıyla yasaklanan ilk film olarak tarihe geçmiştir. Bundan sonra oluşturulan çeşitli nizamnamelerle sansür hep Demokles’in kılıcı gibi yedinci sanatın yani sinemanın başına dikilmiştir” dedi.
Sansüre karşı toplu mücadelenin 1978 ve 1979’a dayanabildiğini ifade eden Çetinkaya,
“Bu da geçtiğimiz dönemde günlerde kaybettiğimiz Antalya’nın efsanevi belediye başkanlarından olan Selahattin Tonguç döneminde gerçekleşen Altın Portakal’lar da öne çıkmıştır. 1978 yılında özellikle o dönemde en iyi film ödülünü de alan Yavuz Özkan’ın Maden adlı filmi üzerine bir takım sansür dayatmaları olmuştur. Onun birkaç yıl öncesinde Kara Çarşaflı Gelin adlı Süreyya Duru’nun filmi içinde benzer bir durum söz konusudur. Yarışması engellenmiş ama bir yıl sonra bu film de en iyi film ödülü alarak Altın Portakal’da taçlandırılmıştır.”
1978’de ve 1979’da gerçekleşen sansür olaylarının işin en önemli tarafı Altın Portakal organizasyonunu yapan çevreler yani belediye yetkilileri ve sinemacılar ortak bir duruş ve kararlılık sergilediğini eden Çetinkaya,
“Gerek Maden filmi, gerekse de bir yıl sonra 1979 yılında aralarında Yusuf ile Kenan gibi filmlerin de bulunduğu Demir Yol, yine Yavuz Özkan’ın filmlerinin bulunduğu bir dizi yapıma engellenme getirildiğinde sinema sektörü ve o yıl, biliyorsunuz 1979, Altın Portakal’ının yapılamaması gibi bir sonuç doğmuştur. Bu çok kıymetli bir şeydir. Zaten aynı yıl içerisinde de Altın Portakal’daki bu dirayetli tavırdan alınan cesaretle, Türk sineması İstanbul’dan Ankara’ya doğru büyük sansür yürüyüşü adı altında bütün önemli sinemacıların, yönetmenlerin, yapımcıların, oyuncuların katıldığı büyük bir yürüyüş düzenlemişler ve bu yürüyüşte Anıtkabir’de taçlandırılmıştır.”
Sansürün sinema gibi çok popüler ve kitlesel olan bir sanat için her daim olduğunu ifade eden Çetinkaya, “Maalesef ki yöneticiler daima sinema filmlerini yasaklayıcı, engelleyici, makaslayıcı bir tutum içerisine girmişlerdir. 80 sonrasında yine 12 Eylül rejiminin etkisiyle örneğin Sürü filminin Altın Portakal’da seçkiden çıkarılması gibi vakalar yaşanmış. Bunlara karşı elbette dönemin koşullarına göre de çok yüksek bir ses çıkarılamamıştır” sözlerini kullandı.
“HAKKINDA SOMUT BİR MAHKEME KARARI OLMAKSIZIN NE YAZIK Kİ FİLMİN GÖSTERİMİ ENGELLENDİ”
51. Altın Portakal’da yaşanan sansüre atıf yapan Çetinkaya, “Reyhan Tuvi’nin Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek adlı belgeseli yasaklanmış. Bu da kamuoyunun gündemine uzun süre gelmiştir. Orada festival gerçekleşti ama büyük tartışmaların gölgesinde ve son olarak da biliyorsunuz Muhittin Böcek döneminde Kanun Hükmü adlı bir başka belgesel üzerinde benzer bir durum söz konusu oldu. Hakkında somut bir mahkeme kararı olmaksızın ne yazık ki filmin gösterimi engellendi” ifadesini kullandı.
Sansür kararının ardından kamuoyuna gerekli açıklamaların yapılmadığını ve bu durumun tepkilere yol açtığını ifade eden Çetinkaya, şu ifadeleri kullandı:
“Festivalin bütünüyle yapılamaması gibi bir sonuç doğurdu. Üstelik bu 1979’dan daha farklı nedenlere dayanıyordu. İlk defa Altın Portakal tarihinde İşin başındaki organizatörler ki burada Ahmet Boyacoğlu ve Muhittin Böcek yönetimlerini kastediyorum. Ahmet Boyacoğlu sanat yönetmeniydi. Muhittin Böcek de festivalin sahibi ve onursal başkanıydı. Bizzat festivali yönetenler 1979’dan farklı olarak sinemacıların tepkisiyle karşılaşınca festivali yapamama durumuna geldiler. Burada Selahattin Tonguç ile Muhittin Böcek arasında rahatlıkla bir kıyaslama yapılabilir. Tonguç o dönemde sinemacıların yanında yer almış ve sansür uygulayıcılarını protesto etmek amacıyla festivali yapmamıştır. Halbuki kanunikmi sürecinde Muhittin Böcek ve organizatör Ahmet Boyacıoğlu, sinemacıların tepkisi yüzünden festivali yapamaz duruma gelmiştir”
Sansürün sadece sinema sanatı için değil, birçok sanat dalında yaşandığını ifade eden Çetinkaya, “Günümüzde sansürün yanı sıra bir de otosansür eklenmiştir. Yapacaklarının suç oluşturabileceği varsayımıyla hareket eden kimi sinemacılar, yazarlar, sanatçılar artık ellerini biraz da korkak alıştırmak durumunda kalmışlar ve bu da toplumsal olaylara, olgulara maalesef çok fazla eğilememe gibi bir sonuç doğurmuştur” ifadelerini kullandı.
Günümüzdeki festival filmlerine yurttaşların sorunlarına değinen, 70’li yıllardaki mücadele ruhundan oldukça uzak bireysel sorunları merkeze alan bir sanat akımının oluştuğunu ifade eden Çetinkaya, “Bu da sanatın binlerce yıldan beri süregelen yaklaşımından ne yazık ki uzaktır. Altın Portakal’ın sansürle asla anılmaması gerektiğini, Türkiye’nin en köklü sinema etkinliği olduğunu hatırlatmak istiyorum ve yöneticilerin de geçmişteki yapılan hatalardan ders çıkararak benzer olaylara sebebiyet vermemesi gerektiğine inanıyorum” ifadelerini kullandı.
“BU HATAYI GEÇMİŞTE OLDUĞU GİBİ BUGÜN DE YAPMAMALARI GEREKİR”
Çetinkaya, Türk sinemasındaki sansür tartışmalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Çetinkaya, sansürün tarih boyunca konjonktüre göre şekillendiğini belirterek, bugün sakıncalı görülen bir eserin yarın olağan karşılanabileceğini söyledi.
Çetinkaya, devletin geçmişte bazı filmlere sansür uygularken bugün farklı projeleri desteklediğini hatırlatarak, aynı durumun LGBTİ+ temalı yapımlar için de söz konusu olabileceğini dile getirdi. Çetinkaya, “Bugün için yanlış ya da sakıncalı bulunan bir sanat eseri, yarın toplumsal baskı ya da yöneticilerin tutumlarıyla farklı değerlendirilebilir. Dünya tarihi bunun örnekleriyle dolu” dedi.
Sanat eserlerinin temalarına göre değil, nasıl işlendiğine ve estetik ölçütlere uygun olup olmadığına göre değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Çetinkaya, “Bir filmi sadece konusu nedeniyle mahkûm etmek, gelecekte olumsuz sonuçlar doğurur. Eğer festival yönetimleri bu yönde bir tutum içindeyse bu, sinema sanatının evrensel ölçütleriyle bağdaşmaz. Bu hatayı geçmişte olduğu gibi bugün de yapmamaları gerekir” ifadelerini kullandı.





