
Antalya Barosu ve Antalya Barosu Çevre ve İmar İzleme Kurulu tarafından “Dünya Çevre Günü’nde Antalya ve Kent Sorunları” başlıklı panel düzenlendi. Panel öncesi Antalya Barosu Çevre ve İmar İzleme Kurulu Başkanı Avukat Duygu Kozanoğlu, Avukat Tuncay Koç ve Gazeteci Yusuf Yavuz Antalya Kent Haber’e açıklamalarda bulundu.
Yasin Çoban- Alp Hasdemir
Antalya Barosu ve Antalya Barosu Çevre ve İmar İzleme Kurulu tarafından bugün (5 Haziran) Antalya Barosu Konferans Salonu’nda “Dünya Çevre Günü’nde Antalya ve Kent Sorunları” başlıklı panel düzenlendi.
Saat 16.00’da başlayan panelin oturum başkanlığını Av. Tuncay Koç yaptı. Programda, Antalya’nın ekolojik yapısı, kıyıları, su varlıkları, biyolojik çeşitliliği ve kent hafızasına ilişkin başlıklar ele alındı.
PANELDE ANTALYA’NIN EKOLOJİK VE KENTSEL SORUNLARI KONUŞULDU
Panelde ilk olarak Yüksek Orman Mühendisi ve Türkiye Ormancılar Derneği Batı Akdeniz Şubesi 2. Başkanı Rumi Sabuncu söz aldı. Sabuncu, “İklim Krizinin Antalya Ekosistemleri Üzerindeki Etkileri: Ormanlar, Su Kaynakları ve Biyolojik Çeşitlilik” başlıklı sunum yaptı.
Akdeniz Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nihat Dipova ise “Kıyılarımızı nasıl koruyabiliriz? Kaybettiklerimizi nasıl restore edebiliriz?” başlığıyla değerlendirmelerde bulundu.

Gazeteci-yazar Yusuf Yavuz da panelde “Yıkım Politikalarının Gölgesinde Coğrafya Mekan ve Hafıza” başlıklı sunum gerçekleştirdi.
Panel öncesinde Antalya Barosu Çevre ve İmar İzleme Kurulu Başkanı Avukat Duygu Kozanoğlu, Avukat Tuncay Koç ve Gazeteci Yusuf Yavuz Antalya Kent Haber’e açıklamalarda bulundu.
“EXPO ALANININ YANINDA OTOPARK PROJESİ PLANLANIYOR”
Türkiye’de ve dünyada ekolojik saldırıların büyüdüğünü söyleyen Avukat Tuncay Koç, “Ama Türkiye daha özel bir yerde. Çünkü bu yıl COP31 toplantısı Antalya’da yapılacak. COP31 demek, esas anlamıyla dünyada karbon salınımının azaltılması demek. Buna karşılık iktidarın yaptığı tüm işler bu toplantının tam zıttı sonuçlar verecek işler” dedi.
Açıklamalarında EXPO alanı çevresindeki uygulamalara da değinen Koç, “İlk yaptıkları iş, EXPO alanına yani COP31 sahasının olacağı, toplantının yapılacağı alanın yanında acele kamulaştırmalarla oranın otopark sahası yapılmasına karar verilmesi oldu. Bu, karbon salınımını artıracak ve tarım topraklarının vasfını değiştirerek betonlaşmaya yol açacak bir proje” ifadelerini kullandı.
Antalya’nın farklı bölgelerinde süren projelere işaret eden Koç, “Akseki’de boksit madeni yapılmasından Korkuteli’nde taş ocağı açılmasına, Antalya kıyılarının yeniden ranta açılmasına kadar çok sayıda başlıkta yer altı ve yerüstü varlıklarımızın tahrip edilerek sermayeye açıldığını görüyoruz” diye konuştu.
“ARTIK BU BİR YAŞAM HAKKI MÜCADELESİ”
Koç, çevre ve kent mücadelesinin yalnızca planlama ya da imar başlığıyla sınırlı olmadığını söyledi. Koç, “Antalya ve Türkiye korkunç bir anayasasızlaştırma ve bununla birlikte çevre tahribatı ve ekolojik saldırıyla karşı karşıya” diyen Koç, “Her yerde çevre ve kent mücadelesinin yükseldiğini görüyoruz. Çünkü artık bu bir yaşam hakkı mücadelesine geldi. Kent hakkı mücadelesi olmaktan çıkıp doğrudan insanların hayatını etkileyen bir mücadele oldu” dedi.
“KENDİLERİNE YENİ BİR İMAJ YARATMA ÇABASI VAR”
COP31 sürecine ilişkin değerlendirmesinde “yeşil yıkama” vurgusu yapan Koç, “COP31’e ev sahipliği yapılması tamamen göstermelik. Dünyada kendilerine yeni bir imaj yaratma çabası var. İktidarın yaptığı, kendisini çevreci ve yeşil göstermeye çalışırken arka planda ekolojik baskıyı ve yağmayı sürdürecek yeni bir sermaye birikim süreci kurmak” ifadelerini kullandı.
Kıyılar ve kamusal alanlar üzerindeki baskının sürdüğünü belirten Koç, “Antalya’nın tüm kıyılarında bu baskı hissediliyor. Son kalan yeşil alanlar, kamunun elinde bulunan son alanlar otellere tahsis edilmeye devam ediliyor. İki ay önce alınan bir kararla Karaalioğlu Parkı’nın sit derecesi düşürüldü. Bu değişiklikle birlikte bazı turizm faaliyetlerinin önü açıldı, bazı kaçak yapıların da legalleşmesinin yolu oluşturuldu” dedi.
Koç, “Bunların hiçbiri korumacı bir anlayışın sonucu değil. Bunlar halkın yaşamını zorlaştıracak ve belli çevrelerin kârını artıracak uygulamalar. COP31’in özüyle de hiçbir alakası yok” diye konuştu.
“COP31 HALKIN KATILIMININ OLMADIĞI BİR TOPLANTI OLARAK İLERLİYOR”
Bugünün Dünya Çevre Günü olduğunu anca dünyada ve Türkiye’de bu günün kutlama etkinliğinden çıktığını ifade eden Çevre ve İmar İzleme Kurulu Başkanı Avukat Duygu Kozanoğlu, “Gerçeklerin konuşulması gerekiyor. Dünyanın nereye gittiği, ülkemizde çevre problemlerinin nereye gittiği konusunda bir muhasebe yapma ihtiyacı hissettik” dedi.
Antalya’dan farklı disiplinlerden katılımcılarla ortak bir etkinlik düzenlediklerini söyleyen Kozanoğlu, “Antalya’da son dönemde neler yaşanıyor, bundan sonra neler yapabiliriz diye toplu bir etkinliğe ev sahipliği yapmak istedik. Antalya zaten ekolojik tahribat ve kent sorunları konusunda her zaman aktif bir rol üstlenmişti. Biz artık bunların bir hafızaya dönüşmesini ve bu mücadelenin toplumsal ayağında hep birlikte hareket etmeyi önemsiyoruz” diye konuştu.
Antalya’da yapılacak COP31’e de değinen Kozanoğlu, bu sürecin kentte iklim adaleti başlığıyla yeniden tartışılması gerektiğini söyledi. Kozanoğlu, “COP31 evet, Antalya’da yapılacak. Fakat bilindiği üzere bunlar Birleşmiş Milletler toplantıları, daha çok protokol düzeyinde ilerleyen, halkın katılımının olmadığı, kapalı kapılar ardında devletlerin karbon ticareti yaptığı bir etkinlikten ibaret. Biz bu noktada bunun bir anlamı olması gerektiğini düşündük” dedi.
Antalya Barosu’nun bu süreçte farklı meslek alanları ve kent dinamikleriyle birlikte söz kurmaya çalıştığını belirten Kozanoğlu, “Antalya Barosu bu noktada kentin, emeğin ve farklı disiplinlerin ortak sözüyle; iklim adaletini talep eden yurttaşlar olarak sesimizi duyurmak istiyor. Bu doğrultuda çalışmalarımız devam ediyor” ifadelerini kullandı.
“ANTALYA’DA MERMER OCAKLARI, KIYI İŞGALLERİ VE OTEL BASKISI ARTIYOR”
Antalya’da çevre ve kent sorunlarının giderek ağırlaştığını söyleyen Kozanoğlu, “Antalya’da dağlarda mermer ocakları, kıyılarda işgaller ve otel-turizm faaliyetleri adı altında çok ciddi kent sorunları yaşanıyor. Bunların sayısı gün geçtikçe artıyor” dedi.
ÇED süreçlerine ilişkin değerlendirmesinde de Kozanoğlu, “ÇED’ler artık yalnızca bir prosedür olarak yürütülmeye başlandı. Yerel halkın ne söylediğine bakılmadan, bilimsel raporların içeriği dikkate alınmadan, projelerin peş peşe onaylandığını görüyoruz” diye konuştu.
“BU TALANA KARŞI HUKUKİ BAŞVURULARIMIZI YAPIYORUZ”
Kozanoğlu, çevre mücadelesinin yalnızca açıklamalarla sınırlı olmadığını, hukuki başvuruların ve sahadaki dayanışmanın sürdüğünü söyledi. Kozanoğlu, “Bu sürece ilişkin yargıya da başvurularımızı yapıyoruz, sahada da yurttaşlarla birlikte olmaya devam ediyoruz. Fakat bu projeler Antalya’da çok hızlı biçimde artıyor” dedi.
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle orman sınırları dışına çıkarılan alanlara da değinen Kozanoğlu, “Antalya’da yaklaşık 260, Türkiye genelinde ise 470 saha orman sınırları dışına çıkarıldı. Bu karara karşı Danıştay’da davamızı açtık” ifadelerini kullandı.
Konuşmasını ortak mücadele çağrısıyla tamamlayan Kozanoğlu, “Kenti bu talana karşı hep birlikte savunmak gerekiyor. Bir arada olma çağrımızı yineliyorum. Üzerimize düşen görevleri yapmaya devam edeceğiz” dedi.
“ÇED SÜREÇLERİ ÇOĞU ZAMAN ÇEVRESEL ETKİYİ AZALTMAK YERİNE GEÇİŞTİRİLİYOR”
Çevre günü etkinliklerinin son yıllarda kutlama niteliğinden uzaklaştığını söyleyen Gazeteci Yusuf Yavuz, “Özellikle son 20-30 yıldır çevre ile ilgili duyarlılıkların konuşulduğu bir gün olmaktan çıkıp, çevre konusunda yas tuttuğumuz, yitirilen doğal mirasa ağıt yaktığımız bir döneme geliyor” dedi.
Çevre mücadelesinin yılda bir günle sınırlı kalmaması gerektiğini belirten Yavuz, “Yılda bir defa buluşuluyor, konuşuluyor, tartışılıyor ama ne yazık ki daha resmi söylemin içerisinde birtakım törenselliklerle geçiştiriliyor. Oysa bunun bir güne sığmayan, yılın çok önemli bir bölümüne yayılan, bu konudaki duyarlılığın ve çabaların artırıldığı bir aktivite zinciri haline gelmesi gerekir” diye konuştu.
Yavuz, Çevresel Etki Değerlendirmesi süreçlerine ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. ÇED yönetmeliğinin 1993 yılından bu yana yürürlükte olduğunu hatırlatan Yavuz, uygulamada çevresel etkilerin azaltılmasından çok süreçlerin biçimsel olarak işletildiğini söyledi. Yavuz, “Ama Antalya’ya baktığımızda pek çok projenin geçiştirilmeye yönelik olduğunu görüyoruz. Çevre ile ilgili etkilerin incelenmesinden ya da azaltılmasından çok, burada da yasak savıcı bir anlayış karşımıza çıkıyor” dedi.
“ANTALYA YAYLASINDAN SAHİLİNE KADAR YAĞMA ALTINDA”
Antalya’nın uzun süredir yoğun bir çevresel baskıyla karşı karşıya olduğunu söyleyen Yavuz, “Yaylasından sahiline, ormanından derelerine kadar Antalya’nın coğrafyası aslında ülkede en çok yağmalanan kentlerden bir tanesi. Bugün ülkenin farklı bölgeleri de duyuluyor, öne çıkıyor, tartışılıyor ama Antalya çok uzunca bir süredir, yaklaşık 20 yıldan fazla bir süredir yağmaya maruz kalan kentlerden biri ve en önemli kentlerden biri” ifadelerini kullandı.
Yavuz, bu tabloya karşı güçlü ve yaygın bir kurumsal mücadelenin oluşmadığını da belirterek, “Buna karşın mücadele edebilecek bir kurumsal yapının olmadığını görüyoruz. Birkaç sivil toplum örgütü var, baronun komisyonları var, onların da sınırlı alanlarda mücadele edebildiğini görüyoruz. Dolayısıyla çok büyük bir kitlesel farkındalık ve mücadele ihtiyacı var” dedi.
“VATANDAŞLAR DOĞRUDAN SÜRECİN PARÇASI OLMALI”
Çevresel Etki Değerlendirmesi süreçlerinin yalnızca kamu kurumlarının görüş verdiği teknik bir prosedür olarak kalmaması gerektiğini söyleyen Yavuz, yurttaşların daha doğrudan katıldığı bir yapıya ihtiyaç olduğunu vurguladı.
Yavuz, “Bu konuda her yurttaşa öncelikle Anayasa’dan kaynaklanan bir sorumluluk düşüyor. Çevresel Etki Değerlendirmesi sadece ilgili kamu kurumlarının, 17-18 kuruluşun görüş verdiği bir süreç olmaktan çıkıp, doğrudan vatandaşların birebir katıldığı ve kendi vatandaş denetimini yaptığı bir sürece dönüşmesi gerekir” diye konuştu.





