Antalya’da Kasım 2026’da düzenlenecek COP31 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı öncesinde Antalya Barosu, iklim krizini emek, hukuk ve kent hakkı boyutlarıyla ele alan bir forum düzenledi. Forumda Antalya’nın ekolojik yıkım ve rant politikalarıyla karşı karşıya olduğu vurgulanırken COP31 süreci için çevre ve iklim hazırlıkları için sekreterya kurulması gerekti ifade edildi.
Antalya Barosu Toplumsal Olay ve Davaları İzleme Kurulu ile Çevre ve İmar İzleme Kurulu’nun öncülüğünde gerçekleştirilen “Emek, Doğa ve Kent İçin İklim Adaleti” başlıklı forum, dün (28 Ocak) saat 18.00’de baro binasında yapıldı. Foruma çok sayıda hukukçu, çevreci yurttaş ve sivil toplum temsilcisi katıldı

İKLİM KRİZİ SİYASAL, TOPLUMSAL VE SINIFSAL BİR MESELE
TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyon Sekreteri Av. Dr. M. Fevzi Özlüer, İklim Adaleti Forumu kapsamında sunum gerçekleştirdi. Sunum kapsamında Özlüer, COP31 süreci üzerinden iklim krizinin teknik ya da ekonomik değil, derin biçimde siyasal, toplumsal ve sınıfsal bir mesele olduğunu savundu.
Özlüer, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD), Avrupa Birliği’nin (AB) ve Çin’in iklim politikalarının krizin yükünü halklara ve ekosistemlere yıktığını, Türkiye’nin ise iklim rejimini ağırlıklı olarak finansmana erişim ve sermaye aktarımı aracı olarak ele aldığını ifade etti.
Sunumunda Türkiye’de iklim kanununun yerel yönetimlere sorumluluk yükleyip yetki vermediğini belirten Özlüer, bu durumun yerelde gerçekçi ve demokratik iklim eylemlerini kilitlediğini; krizin “doğal afet” söylemiyle depolitize edilmesinin ise olağanüstü halci ve otoriter yönetim pratiklerini normalleştirme riski taşıdığını aktardı.
Özlüer, çözüm olarak, iklim adaletini merkeze alan, yerelden küresele örgütlenen, halkın afet bilgisi ve dayanışma kapasitesini güçlendiren demokratik bir mücadele hattını önerdi. Özlüer, Bu bağlamda Antalya COP31 İklim Adaleti Forumu’nun, alternatif bir etkinlikten öte, Akdeniz havzasının geleceğini savunan, aşağıdan yukarıya işleyen kalıcı bir politik karar ve örgütlenme mekanizması olarak inşa edilmesi hedeflenmesi gerektiğini ifade etti.

“ADALETİ DE EMEĞİ DE KENTİN SESİNİ DE DOĞAYI DA İLGİLENDİREN VE FARKLI DİSİPLİNLERİ BİR ARADA TUTAN BİR HUSUS BARINDIRMAKTADIR”
Özlüer, ardından söz alan Antalya Barosu Başkanı Ali Çağdaş Bozaner, “Ülkemizde bu sene COP 31 zirvesi gerçekleşecek, malum olduğu üzere. Fakat bugüne kadar hep devletler arası bir ilişki olarak veya bürokrasinin bir araya geldiği bir yapı olarak değerlendirilmesine rağmen biz hep şunu söyledik ve bu iktidara, bu düşünceyle aslında yola çıktık” dedi.
İklim krizinin sadece çevresel etkisinin olmadığını ifade edenBozaner, şunları söyledi:
“Adaleti de emeği de kentin sesini de doğayı da ilgilendiren ve farklı disiplinleri bir arada tutan bir husus barındırmaktadır. Tam da böylelikle aslında Antalya Barosu olarak ‘Bu kentin bir barosu var’ şiarıyla ve yine Avukatlık Kanunu’nun 76 ve 95. maddelerinde hukukun üstünlüğünü, insan haklarını sorgulamak, korumak, geliştirmek adına mücadelemizle birlikte çevreyi de yani Anayasa’nın 56. maddesinde koruma altına alınan çevreyi bir insan hakkı olarak nitelendirmek ve değerlendirmek de önemli diye düşünüyorum.”
“EMEĞİN, DOĞANIN, İNSAN DOKUSUNUN YOK SAYILDIĞI VE KATILIMCI TALEPLERİN DE ÖNÜNE GEÇİLDİĞİ BİR DURUMLA KARŞI KARŞIYAYIZ”
Çok çeşitli gönüllüler ile birlikte bunu şeffaf, halkın doğrudan katılımcı hale geldiği, istek ve taleplerini dile getirebildiği ve dahası Antalya’daki bu ekolojik yıkıma farkındalık yaratabilecek bir süreç olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Bozaner, şunları söyledi:
“Çünkü biliyorsunuz, çok yakın zamanda hem müze konusu hem de hâlihazırda gündemde olan TOKİ’nin bir dere yatağına inşaat yapmak gibi süreçleriyle birlikte aslında çevrenin çok ciddi manada Antalya’da tahrip edildiği veya sermayeye peşkeş çekilmeye çalışıldığı; emeğin, doğanın, insan dokusunun yok sayıldığı ve katılımcı taleplerin de önüne geçildiği bir durumla karşı karşıyayız.”
Bozaner, Antalya Barosu’nun bu sürece yalnızca izleyici olarak dahil olmayacağını vurgulayarak, sürecin toplumsal katılımla yürütülmesi gerektiğini ifade etti. Bozaner, “Hal böyleyken bu kentin bir barosu olarak da hep söylediğim üzere COP31’e sadece dışarıdan bakan veya izleyici olarak katılım olmayacağını; tam tersine bu konuyla ilgili aktif, halkın katılımcı durumlarını ortaya koyan, emekçinin hakkını, doğanın ve kentin sesini dile getiren bir yapıya kavuşturmamız gerektiğine inanıyoruz” dedi.
Düzenlenen forumun önemine dikkat çeken Bozaner, bu adımın devamı gelmesi gereken bir sürecin başlangıcı olduğunu belirterek, “Umarım bu başlangıç, bundan sonraki süreçler için bir basamak teşkil eder. Ve iklim adaletinin yalnızca çevresel süreçleri değil, adaletin bizzat kendisini; tarladaki bir emekçinin hakkını, kentteki sağlıklı yaşamı ve tüm hususları içine barındıran bir değerler bütünü olduğunu bilerek bu doğrultuda hareket edebiliriz” diye konuştu.
Antalya olarak, Antalya kenti olarak COP 31 sürecinin içine iklimi, doğayı, çevreyi, kenti, emekçiyi, yoksulu, ötekileştirilenleri de barındıran ve onların haklarını gözeten bir süreci hep birlikte inşa edeceklerini söyleyen Bozaner, “Bu kentin bir barosu var” diyerek sözlerine son verdi.
Bozaner, ardından Antalya Barosu Çevre ve İmar İzleme Kurulu Başkanı Av. Duygu Kozanoğlu konuştu.

“TURİZM ODAKLI VAHŞİ KENTLEŞME, TARIM ALANLARIMIZIN YOK EDİLMESİ VE GÜVENCESİZ EMEK SÜRECİ BU KENTİN ÜZERİNDEKİ KARA BULUTLARDIR”
2026 Kasım ayında Antalya COP 31’e ev sahipliği yapacağını hatırlatan Kozanoğlu, “Biz bugün burada devletlerin kapalı kapılar ardında yapacağı müzakereleri beklemek için değil, o müzakerelerin dışında kalan ama sonuçlarını doğrudan yaşayanların sesini örgütlemek için toplandık: Sokaktaki yurttaşın, tarladaki çiftçinin, fabrikadaki işçinin sesini” dedi.
İklim krizinin sadece çevre sorunu ya da karbon emisyonu hesabı olarak görmediklerini ifade eden Kozanoğlu, “Bizim için iklim krizi emeği dönüştüren, gıda güvenliğimizi tehdit eden, yoksulları, kadınları, çocukları ve göçmenleri en derinden etkileyen çok boyutlu bir adalet sorunudur. Antalya üzerinde baktığımızda bu yıkımı çok daha somut görüyoruz: Turizm odaklı vahşi kentleşme, tarım alanlarımızın yok edilmesi ve güvencesiz emek süreci bu kentin üzerindeki kara bulutlardır” sözlerini kullandı.

“KAMU DÜZENİNİN EN TEMEL MEŞRUİYET KAYNAĞI OLAN KAMU YARARI ORTADAN KALKMIŞTIR”
Yıllarca kamu düzenini yalnızca asayişin sağlanması, seslerin kısılması ya da mevcut statükonun korunması olarak tarif edildiğini ifade eden Kozanoğlu, şunları söyledi:
“Oysa bir hukuk devletinde kamu düzeni sadece statükonun güvenlik sağlaması değil, yurttaşın gelecek güvenliğinin teminat altına alınmasıdır. Soruyorum sizlere: Ormanları maden ocaklarıyla talan edilen, müzesi bir gecede apar topar yıkılan, toprağı ve sahilleri betonla mühürlenen bir kentte hangi düzenden söz edebiliriz? Bir ormanın rant uğruna yok edildiği, bir derenin kurutulduğu, gıda güvenliğinin tehdit altında olduğu bir yerde kamu düzeni bozulmuş demektir. Çünkü kamu düzeninin en temel meşruiyet kaynağı olan kamu yararı ortadan kalkmıştır.”
“Bizim savunduğumuz çevresel adalet, aslında kamu düzeninin doğadan, emekten ve yaşamdan yana yeniden tesis edilmesi mücadelesidir” diyen Kozanoğlu, İklim kriziyle mücadele etmek yalnızca ağacı korumak değil, anayasal bir hak olan sağlıklı çevrede yaşama hakkını, yani hukukun kendisini savunulması gerektiğini vurguladı.
Kozanoğlu, “Antalya Barosu olarak durduğumuz yer tam da burasıdır. Biz doğanın yağmalanmasını bir yatırım değil, kamu düzenine ve anayasal düzene yöneltilmiş açık bir saldırı olarak görüyoruz. COP 31’in ev sahibi olarak Antalya’nın seçilmesi tesadüf değildir. Ancak biz bu şehri uluslararası heyetlere sunulacak bir vitrin olarak değil, ekonomik krizin ve vahşi sömürünün somutlaştığı bir olay mahalli olarak görüyoruz ve öyle anlatacağız” ifadelerini kullandı.
“BİZİM İÇİN ANTALYA, LÜKS OTELLERDEN İBARET DEĞİLDİR”
Kozanoğlu, Antalya’nın yalnızca turizm gelirleriyle anılmasına karşı çıkarak, yaşanan çevresel yıkımın görünür kılınması gerektiğini vurguladı. Kozanoğlu, “Antalya perspektifinden bakmak; Torosların bağrına saplanan mermer ocaklarını, Finike’nin portakal bahçelerini yutan taş ocaklarını, Sedir ormanlarının maden sahası ilan edilmesini konuşmak demektir. Antalya perspektifi yalnızca turizm gelirlerini değil, otellerin işgal ettiği kıyıları, halkın denize erişim hakkının nasıl gasp edildiğini, kıyı kanununun nasıl delindiğini masaya yatırmaktır” dedi.
Antalya’nın gerçekliğinin lüks otellerle sınırlı olmadığını ifade eden Kozanoğlu, tarım emekçilerinin ve doğanın yaşadığı tahribatın altını çizen Kozanoğlu, şu ifadeleri kullandı:
“Bizim için Antalya, lüks otellerden ibaret değildir. Bizim Antalya gerçeğimiz; Kumluca’da, Serik’te, seraların naylonları altında, 50 derece sıcaklıkta, hiçbir sosyal güvencesi olmadan çalışan tarım işçilerinin, mevsimlik işçi kadınların görünmeyen emeğidir. Kuruyan göllerimiz, Manavgat’ta ciğerlerimizi yakan büyük yangın, taş ocaklarıyla boğulan derelerimiz… İşte biz COP31 sürecini, bu cennet şehrinin nasıl bir ekolojik yıkım ve rant laboratuvarına dönüştüğünü dünyaya anlatmak için bir kürsüye çevireceğiz.”
“BU SÜRECİ KATILIMCI VE YATAY BİR ŞEKİLDE ÖRGÜTLEYECEĞİZ”
İklim Adaleti kapsamında başlatılan sürecin herhangi bir üst yapının yerel uzantısı olmayacağını ifade eden Kozanoğlu, şunları söyledi:
“Tam da bu nedenle COP 31 süreci bizim için yalnızca diplomatik bir gösteri değil, Antalya’nın doğasına, emeğine ve kentine sahip çıkma mücadelesidir. Barolar, sendikalar, meslek odaları ve üniversiteler olarak ekoloji ve kent hareketleriyle yan yana, omuz omuza duracağız. Amacımız COP 31’i yalnızca devletlerin konuştuğu değil, emeğin, doğanın ve kentin sözünü kurabildiği bir kamusal arenaya dönüştürmektir. Bu süreci katılımcı ve yatay bir şekilde örgütleyeceğiz. İklim adaletini emeğin güvencesiyle, sağlıklı çevrede yaşama hakkıyla ve küresel eşitsizlikle birlikte ele alacağız.”






