
Türkiye’nin 973 ilçesini kapsayan yeni bir araştırmada, sıcaklık tehlikesi ile sosyoekonomik kırılganlığın kesiştiği ilçeler ilk kez haritalandırıldı. Araştırmaya göre Türkiye’de 120 ilçe, yani her sekiz ilçeden birinde yüksek sıcaklık tehlikesi ile düşük uyum kapasitesinin kesiştiği bölgelerde yer alıyor. Antalya Barosu Toplumsal Olay ve Davaları İzleme Kurulu (TODAK) Başkanı ve İklim Adaleti Forumu Sekreteryası Kurucu Üyesi Avukat Salim Berkay Aksu, iklim değişikliğinin etkilerinin toplumsal eşitsizlikler nedeniyle herkes tarafından aynı biçimde yaşanmadığını belirterek, iklim adaleti ve iklim değişikliğine ilişkin değerlendirmelerini Antalya Kent Haber editörü Nazlı Özbiçen’e aktardı.
Nazlı Özbiçen
Climatic Change dergisinde yayımlanan araştırmada, 1980-2024 yılları arasındaki 44 yıllık dönemde Türkiye’nin tüm ilçelerindeki aşırı sıcak koşulları hesaplanarak hane halklarının gelir yapılarıyla karşılaştırıldı. Araştırmaya göre, Türkiye’nin 120 ilçesinde yüksek sıcaklık tehlikesi yoksullukla kesişiyor. İklim adaleti ve iklim değişikliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Antalya Barosu Toplumsal Olay ve Davaları İzleme Kurulu (TODAK) Başkanı ve İklim Adaleti Forumu Sekreteryası Kurucu Üyesi Avukat Salim Berkay Aksu, İklim değişiminin etkilerini en az yaratanların çoğu zaman krizin bedelini en ağır biçimde ödediğini ifade etti.
“KRİZİ HERKES YAŞIYOR ANCAK HERKES AYNI BİÇİMDE YAŞAMIYOR”
“Krizi herkes yaşıyor ancak herkes aynı biçimde yaşamıyor” diyen Aksu, iklim krizinin temel adaletsizliğinin de burada başladığını söyledi. Aksu, sıcak hava dalgalarında konforlu alanlarda yaşayanlarla inşaatta, tarlada, serada, madende veya moto kurye olarak çalışanların aynı koşullarda olmadığını belirtti. 50 derece sıcaklıkta gün doğmadan çalışmaya başlayan tarım işçilerine dikkat çeken Aksu, sıcak çarpmasından hayatını kaybeden tarım işçileri ile moto kurye emekçilerin yaşadığı durumun iklim krizinin eşitsiz etkisini gösterdiğini ifade etti.

Sel ve kuraklıkta da insanların aynı biçimde etkilenmediğini belirten Aksu, güvenli konutlarda yaşayanlarla dere yataklarına, riskli bölgelere veya sağlıksız konutlara mahkum edilen yurttaşların farklı koşullarda olduğunu söyledi. Aksu, kuraklık açısından havuzlu oteller ile suya erişmekte zorlanan köylü, küçük üretici ve çiftçinin de aynı koşullarda olmadığını ifade etti.
“İKLİM DEĞİŞİMİ EMEK REJİMİ, MÜLKİYET İLİŞKİLERİ VE BARINMA KRİZİ İLE DOĞRUDAN BAĞLANTILIDIR”
İklim değişikliğinin yalnızca karbon salımı, sıcaklık artışı veya teknik uyum meselesi olmadığını vurgulayan Aksu, krizin emek rejimi, mülkiyet ilişkileri, kentleşme, suyun ve toprağın piyasalaştırılması, barınma krizi, gıda rejimi ve demokratik katılım hakkıyla doğrudan bağlantılı olduğunu belirtti.
İklim değişiminin etkilerini en az yaratanların çoğu zaman krizin bedelini en ağır biçimde ödediğini ifade eden Aksu, doğa mücadelesiyle emek mücadelesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini söyledi. Maden şirketlerinin doğayı tahrip etmesi ile maden işçilerinin emeğinin, sağlığının ve yaşamının güvencesizleştirilmesinin birbirinden koparılamayacağını belirten Aksu, adil bir iklim politikası için maden işçisinin hakkının, köylünün yaşam alanının, ormanların, suyun ve hayvanların yaşam hakkının birlikte savunulması gerektiğini ifade etti.
“FOSİL YAKITLARDAN ÇIKIŞIN YÜKÜ YOKSULLARA VE DOĞAYA YIKILMAMALI”
Kapitalizmin iklim değişikliğini yeni bir piyasa alanına çevirmeye çalıştığını söyleyen Aksu, “yeşil ekonomi”, “karbon ticareti”, “net sıfır” ve “sürdürülebilir yatırım” gibi kavramların şirketlerin yeni kar mekanizmalarının dili haline gelebildiğini belirtti. Enerji dönüşümünün gerekli, fosil yakıtlardan çıkışın ise zorunlu olduğunu ifade eden Aksu, bu dönüşümün yükünün işçilere, köylülere, yoksullara ve doğaya yıkılması halinde bunun iklim adaleti olmayacağını söyledi.
Aksu, iklim adaletine ilişkin şu cümleleri kullandı:
“Bizim açımızdan iklim adaleti, bu zemini yaratan ana mekanizmayı sorgulayan, bedeli en çok ödeyenlerin sözünü merkeze alan, emeği, doğayı, suyu, gıdayı, barınmayı, kent hakkını, hayvan haklarını ve demokratik katılımı aynı adalet hattında buluşturan bir mücadele perspektifidir. Bu nedenle “iklim değişikliği herkesi etkiliyor” demek yetmez, “kimi nasıl etkiliyor, kim kazanıyor, kim kaybediyor ve kararları kim alıyor?” diye sormak gerekir. Bizim merkezimizde bu sorular bulunmakta ve iklim adaleti perspektifimiz de bu soruların cevaplarıyla şekillenmektedir.”
“KRİZİ YARATANLARLA BEDELİNİ ÖDEYENLER AYNI SINIF DEĞİL”
İklim değişikliğinden en az sorumlu insanların krizden en fazla etkilenenler arasında olduğunu belirten Aksu, krizi yaratanlarla krizin bedelini ödeyenlerin aynı sınıf, ülke ve toplumsal katmanlar olmadığını söyledi.
Tarihsel olarak en fazla karbon salımı yapan, doğayı en fazla metalaştıran ve fosil yakıt ekonomisi, madencilik, betonlaşma ve endüstriyel tarımdan en çok kar edenlerin krizin sonuçlarından kendilerini belirli ölçüde koruyabildiğini ifade eden Aksu, yoksulların, işçilerin, köylülerin, kadınların, çocukların, göçmenlerin, engellilerin, yaşlıların ve küçük üreticilerin ise krizin bedelini daha ağır ödediğini belirtti.
“EŞİTSİZ ETKİLENME DEĞİL TARİHSEL BORÇ”
Aksu, bu durumun yalnızca eşitsiz etkilenme olarak değerlendirilemeyeceğini, aynı zamanda tarihsel bir borç meselesi olduğunu ifade etti. İklim değişikliğinin tesadüfen ortaya çıkmış bir doğa olayı olmadığını söyleyen Aksu, doğayı sınırsız kaynak, emeği sınırsız sömürü alanı, kentleri rant alanı, suyu ve toprağı piyasa malı olarak gören düzenin bu krizi ortaya çıkardığını belirtti.
“İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNDEN KADINLAR, ÇOCUKLAR, GÖÇMENLER, ENGELLİLER VE HAYVANLAR DAHA AĞIR ETKİLENİYOR”
İklim adaletinin yalnızca doğayı koruma mücadelesi olmadığını belirten Aksu, bunun aynı zamanda emek, sosyal adalet ve demokrasi mücadelesi olduğunu söyledi. Kadınlar, çocuklar, göçmenler, engelliler ve hayvanların krizden daha ağır etkilendiğini ifade eden Aksu, su krizi sırasında ev içi bakım yükünün çoğu zaman kadınların üzerine yıkıldığını, afetlerde çocukların, yaşlıların ve engellilerin daha dezavantajlı hale geldiğini belirtti. Aksu, sokakta yaşayan hayvanların ise sıcak, susuzluk, yangın ve sel karşısında korumasız kaldığını söyledi.
“İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİNİ DAHA DA DERİNLEŞTİRİYOR”
Kadınların emeği ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin iklim adaleti açısından merkezi bir yerde durduğunu belirten Aksu, iklim değişikliğinin mevcut eşitsizliklerin üzerine düşerek bu eşitsizlikleri daha da derinleştirdiğini ifade etti.
Aksu, kadınların iklim krizini artan ev içi bakım yükü, suya ve gıdaya erişimin zorlaşması, çocukların, yaşlıların, hastaların ve hayvanların bakım sorumluluğunun artması, güvencesiz emeğin derinleşmesi ve afet dönemlerinde şiddet riskinin yükselmesiyle yaşadığını söyledi.
Su krizinin yalnızca altyapı sorunu olmadığını vurgulayan Aksu, suyu kimin taşıdığı, temizlik ve bakım yükünün kimin üzerine kaldığı ve tarımsal üretimde görünmeyen emeğin kime yüklendiği sorularının da iklim adaleti ile bağlantılı olduğunu belirtti. Kadınların emeğinin üretimin ve yaşamın sürekliliğini sağladığını ancak karar süreçlerinde görünmez bırakıldığını ifade eden Aksu, kadınların yalnızca mağduriyetleri üzerinden değil, mücadelenin kurucu özneleri olarak ele alınması gerektiğini söyledi.
“İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN TEKNİK BİR ÇEVRE MESELESİ OLARAK GÖRÜLMESİ EN BÜYÜK SORUN”
Türkiye’de iklim adaleti açısından en büyük sorunlardan birinin iklim değişikliğinin hala teknik bir çevre meselesi olarak ele alınması olduğunu söyleyen Aksu, iklim değişikliğinin maden sahalarında, HES projelerinde, orman kesimlerinde, kıyı işgallerinde, su krizinde, tarımda, kentleşmede, barınma krizinde, iş cinayetlerinde ve demokratik katılım hakkının engellenmesinde birlikte yaşandığını belirtti.
Doğa talanı ile emek sömürüsünün birbirinden ayrıymış gibi görülmesinin temel sorunlardan biri olduğunu belirten Aksu, köylülerin maden, HES, taş ocağı, enerji ve imar projeleriyle yaşam alanlarından edilirken; maden, tarım, inşaat, belediye ve açık alanda çalışan emekçilerin ağır ve çoğu zaman güvencesiz koşullarda çalıştığını ifade etti.
“ANTALYA’DA İKLİM KRİZİ TURİZMDEN TARIMA, SUDAN EMEĞE UZANIYOR”
Antalya’da iklim değişikliğinin yarattığı eşitsizliklerin çok görünür olduğunu belirten Aksu, iklim krizinin kentte yalnızca sıcaklık artışı olarak değil; turizm modeli, tarımsal üretim, su kaynakları, kıyı kullanımı, ormanlar, kentleşme ve emek rejimi üzerinden yaşandığını söyledi.
Artan sıcaklıkların turist açısından tatil konforu meselesi olarak görülebileceğini ifade eden Aksu, serada çalışan tarım işçisi, otel mutfağındaki turizm emekçisi, açık alanda çalışan belediye işçisi, inşaat işçisi, moto kurye ve mevsimlik tarım işçisi açısından bunun doğrudan işçi sağlığı ve yaşam hakkı meselesi olduğunu belirtti.
“İKLİM DEĞİŞİMİ KÜÇÜK ÜRETİCİ VE TARIM EMEKÇİLERİNİ DOĞRUDAN ETKİLİYOR”
Kumluca, Finike, Demre, Serik ve Aksu gibi üretim bölgelerinde aşırı sıcak, kuraklık, ani yağış, dolu, fırtına, afet riski, suya erişim sorunu ve artan maliyetlerin küçük üreticiyi ve tarım emekçilerini doğrudan etkilediğini söyleyen Aksu, sermayesi güçlü işletmelerin bazı riskleri yönetebildiğini, küçük üretici için ise tek bir afetin bütün yılın emeğinin yok olması anlamına gelebileceğini ifade etti.
“ANTALYA’DA SUYA ERİŞİM VE SU KULLANIMI EŞİT DEĞİL”
Aksu, su meselesinin Antalya’da iklim adaletinin en kritik başlıklarından biri olduğunu belirtti. Büyük turizm tesislerinin, yoğun yapılaşmanın ve büyük ölçekli yatırımların su kullanımı ile küçük üreticinin, kırsalda yaşayan yurttaşın, hayvanların ve ekosistemlerin su ihtiyacının aynı koşullarda değerlendirilemeyeceğini söyleyen Aksu, “su kimin için, hangi öncelikle, kimin denetiminde kullanılıyor?” sorusunun temel bir iklim adaleti sorusu olduğunu ifade etti.
Kent merkezindeki betonlaşma, yeşil alan kaybı ve gölge eksikliğinin de herkesi aynı şekilde etkilemediğini belirten Aksu, klimalı, güvenli ve iyi yalıtılmış bir evde yaşayanlarla kötü yalıtılmış, sağlıksız, kalabalık veya yüksek kira baskısı altındaki konutlarda yaşayanların aynı koşullarda olmadığını söyledi. Özel aracıyla hareket edenlerle sıcak altında toplu taşıma bekleyenlerin, denize, parka ve gölgeye erişebilenlerle kamusal alandan dışlanan yurttaşların da farklı koşullarda olduğunu ifade eden Aksu, gölge, serinleme alanı, park, kamusal kıyı, temiz su ve sağlıklı ulaşımın lüks değil, temel hak olarak düşünülmesi gerektiğini belirtti.
“ANTALYA’DA KIYILAR HALKIN EŞİT KULLANIMINA NE KADAR AÇIK?”
Turizm modelinin kentte nasıl bir eşitsizlik yarattığının da tartışılması gerektiğini söyleyen Aksu, Antalya’da turizmin büyük bir ekonomik değer yarattığını ancak bu değerin emekçilere, yerel halka, küçük üreticiye, kente ve doğaya nasıl döndüğünün tartışmalı olduğunu ifade etti. Aksu, kıyıların halkın eşit kullanımına ne kadar açık olduğu, turizm emekçilerinin hangi koşullarda çalıştığı ve su kaynaklarının hangi önceliklerle kullanıldığı gibi soruların da ele alınması gerektiğini belirtti.
“İKLİM ADALETİ YALNIZCA İNSAN MERKEZLİ KURULAMAZ”
Hayvanların da iklim adaleti tartışmasının dışında bırakılmaması gerektiğini vurgulayan Aksu, artan sıcaklık, susuzluk, yangınlar, betonlaşma, orman kaybı ve yaşam alanlarının daralmasının sokakta yaşayan hayvanları, yaban hayatını, deniz canlılarını ve ekosistemleri doğrudan etkilediğini söyledi.
“İKLİM ADALETİ, HERKESİN ORTAK YAŞAM HAKKINI SAVUNMAKTIR”
Antalya’da iklim değişikliğinin yarattığı eşitsizlikleri doğru değerlendirmek için turizm, tarım, su, emek, kentleşme, kıyılar, ormanlar ve hayvan haklarının birlikte düşünülmesi gerektiğini belirten Aksu, iklim adaletinin serada çalışan işçinin, küçük üreticinin, turizm emekçisinin, kıyıya erişemeyen yurttaşın, suyu tehdit altında olan köyün, sıcakta çalışan moto kuryenin, sokakta susuz kalan hayvanın ve betonlaşma altında nefes alamayan kentin ortak yaşam hakkını savunmak anlamına geldiğini ifade etti.





