İçeriğe geç
Antalya Kent HaberEn güzel şehrin habercisi
DestekleBağımsız Gazeteciliği DestekleAntalya Postası
Köşe Yazıları

Bu gençlik nereye gidiyor?

“Bizim zamanımızda böyle değildi”. Bu cümleyi hayatımız boyunca kaç kez duyduk, kim bilir? Gençlerin büyüklerini dinlemediğinden, eskisi kadar saygılı olmadığından, geleneklerin unutulduğundan yakınmak neredeyse günlük hayatımızın bir parçası. Üstelik bu sözleri söyleyenler de bir zamanlar aynı eleştirilerin hedefindeydi. Peki, gerçekten her yeni kuşak bir öncekinden daha mı kötü? Yoksa insanlar yüzyıllardır aynı endişeleri mi taşıyor?

Tolga UzunGüncellendi 20.045 dk okuma
tolga uzun

Bu sorunun peşinden gidersek yolumuz binlerce yıl öncesine, Antik Yunan ve Roma dünyasına kadar uzanıyor. Çünkü bugün gençler hakkında dile getirdiğimiz pek çok şikâyetin benzerlerini antik yazarların eserlerinde de bulabiliyoruz. Antik Yunan şairi Hesiodos, “İşler ve Günler” adlı eserinde (182-185) geleceğin toplumunu oldukça karamsar bir şekilde anlatır. Ona göre öyle bir zaman gelecektir ki çocuklar anne babalarına saygı göstermeyecek, aile bağları zayıflayacak, insanlar birbirlerine duydukları güveni kaybedecektir. Hesiodos'un endişesi bize hiç de yabancı gelmiyor.

Aradan yaklaşık 2700 yıl geçmiş olmasına rağmen aynı sözleri bugün bir aile sohbetinde duymamız hâlâ mümkün. Romalı şair Horatius ise meseleyi biraz daha ileri götürür. Ona göre önceki kuşaklar atalarından daha kötüydü, onların yetiştirdiği insanlar daha da kötü oldu ve gelecek kuşaklar şimdikilerden de kötü olacak (Odes, 3.6.45-48).

Örneklere baktığımızda her nesil kendisinden sonrakinin biraz daha bozulduğuna inanıyor gibidir. Antik Yunan tiyatrosunun önemli isimlerinden Aristophanes de bu tartışmayı sahneye taşımıştır. Bulutlar adlı komedyasında eski eğitimin disiplinini ve kurallarını hatırlatır. Eskiden çocukların öğretmenlerine giderken bile düzenli yürümeleri, büyüklerinin yanında sessiz ve saygılı davranmaları beklenirdi. Oyunun ilerleyen bölümünde ise genç bir adam, babasını dövmenin bile haklı bir davranış olabileceğini mantıklı gerekçelerle savunmaya kalkışır (961-965). Aristophanes bu sahneyle izleyicilerini güldürürken geleneksel aile otoritesinin sorgulanmasını da gözler önüne serer. Roma dünyasında da durum farklı değildir. Tarihçi Sallustius, eski Roma toplumunu insanların birbirleriyle uyum içinde yaşadığı, açgözlülüğün daha az olduğu ve erdemin değer gördüğü bir dönem olarak anlatır. “Evde de savaşta da iyi gelenekler yaşatılırdı”, ya da “büyük bir uyum, çok az açgözlülük vardı” derken eskiyi özlemle anmaktadır.

Bütün bu örnekleri yan yana koyunca insanın aklına ister istemez şöyle bir soru geliyor. Madem iki bin yıl önce de gençlerin bozulduğundan şikâyet ediliyordu, o zaman o çok özlenen iyi gençlik hangi dönemde yaşadı? Belki de mesele, geçmişin gerçekten ne kadar iyi olduğundan çok, bizim onu nasıl hatırladığımızla ilgilidir. Çünkü hafızamız her şeyi olduğu gibi saklayan kusursuz bir arşiv değil. Yıllar geçtikçe yaşadığımız sıkıntılar silikleşiyor, güzel anılarımız ise daha da güzelleşiyor.

Hatırladıkça anılarımızın bizde uyandırdığı duygular da bir nevi “yıllanıyor”. Nihayetinde geçmişe dönüp baktığımızda, yaşadığımız geçmişten biraz daha farklı bir dünya görüyoruz. Aslında bu duygunun hepimizin bildiği bir adı var, o da “nostalji”. Kültür tarihçisi Svetlana Boym, “Nostalgia and Its Discontents” adlı çalışmasında nostaljiyi “artık var olmayan ya da hiç var olmamış bir yuvaya duyulan özlem” olarak tanımlıyor. Kelimenin hikâyesi de en az bu tanım kadar ilginç.

Antik Yunancada νόστος (nostos) “eve dönüş”, ἄλγος (algos) ise “acı” anlamına geliyor. Bu iki sözcüğü bir araya getiren İsviçreli Johannes Hofer, 1688 yılında nostalji kavramını memleketinden uzakta yaşayan paralı askerlerin çektiği özlem acısını anlatmak için ortaya atmıştı. Zamanla kelimenin anlamı değişti ve genişledi. Başlangıçta insanın geride bıraktığı bir yere duyduğu özlemi anlatırken, artık geride bıraktığı zamanlara duyduğu özlemi de ifade etmeye başladı. Yani eskiden dönmek istediğimiz yer evimizdi, şimdiyse bazen çocukluğumuz, gençliğimiz, anılarımız ya da artık var olmayan bir dünyamız. Belki de kuşak çatışmasının temelinde biraz da bu duygu yatıyor. İnsan bugünün gençlerini değerlendirirken kendi gençliğini ister istemez göz önüne getiriyor. Fakat aradan geçen yılların anılarını nasıl değiştirdiğini çoğu zaman fark etmiyor ya da göz ardı ediyor.

Kendi döneminin güzel yanlarını hatırlarken zorluklarını, çatışmalarını ve hatalarını kolayca unutabiliyor. Böyle olunca da bugünün gençleri, geçmişin olduğundan daha güzel hatırlanan dünyasıyla karşılaştırılıyor. O karşılaştırmadan galip çıkan ise çoğunlukla geçmiş oluyor. Oysa kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor, acaba gerçekten eski günleri mi özlüyoruz, yoksa o günlerdeki kendimizi mi?

Neyse ki antik dünyada herkes gençlerden şikâyet etmekle yetinmiyordu. Bazı düşünürler onları suçlamak yerine anlamaya çalışmanın yollarını arıyordu. Örneğin Romalı devlet adamı Cicero (Pro Caelio, 42), gençlere biraz hoşgörü gösterilmesi gerektiğini söylüyordu. Ona göre gençlik döneminde yapılan bazı hatalar hemen cezalandırılmak yerine anlayışla karşılanabilirdi. Platon ise çocukların küçük yaşlarda dinledikleri hikâyelerin ve karşılaştıkları örneklerin onların yetişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyordu (377c, 378d-e). Plutarkhos da (Moralia, De audiendis poetis, 14e-f) gençlerin uzun ve sıkıcı öğütlerden çok, ilgilerini çeken anlatılara kulak vermeye daha istekli olduklarını belirtiyordu. Anlaşılan o ki iki bin yıl önce de gençlere bir şey anlatabilmek pek kolay görünmüyordu. Bugün de benzer tartışmaları sürdürüyoruz.

Gençlerin telefonlarından başlarını kaldırmadığından, sosyal medyada fazla vakit geçirdiğinden veya büyüklerini dinlemediğinden, dikkatlerinin dağınıklığından yakınıyoruz. Oysa biraz düşününce, bizim gençliğimizde de benzer eleştirilerle karşılaştığımızı hatırlayabiliriz. Belki dinlediğimiz müzikler beğenilmiyordu, belki giydiğimiz kıyafetler, saçımız, tipimiz, aksesuarlarımız yadırganıyordu. Şimdi ise roller değişti. Bir zamanlar anlaşılmayı bekleyenler, bugün anlamakta zorlananların yerini aldı.

Elbette her dönemin kendine özgü sorunları var. Antik Yunan'da yaşayan bir gençle bugün elinde telefonuyla dünyayı takip eden bir gencin hayatı aynı değil. Ancak ilginç bir şekilde değişim karşısında duyulan kaygılar birbirine oldukça benziyor. İnsan kendi yetiştiği dönemin alışkanlıklarını ve değerlerini ölçü aldığında, farklı olanı kolayca yanlış olarak görebiliyor. Oysa bizden sonra gelenlerin bizim gibi düşünmemesi, mutlaka yanlış yolda oldukları anlamına gelmiyor. Bu yüzden belki de artık “Bu gençlik nereye gidiyor?” sorusunun yanına başka sorular eklemeliyiz. Onların nasıl bir dünyada büyüdüklerini, nelerden korktuklarını, endişelerini, kaygılarını ya da neyin hayalini kurduklarını gerçekten biliyor muyuz? Geçmişin ne kadar güzel olduğunu anlatırken bugünü anlamaya yeterince çalışıyor muyuz? 

Hesiodos'un gençlerden yakınmasının üzerinden yaklaşık 2700 yıl geçti. Bu süre boyunca imparatorluklar yıkıldı, şehirler değişti, teknoloji gelişti, dünya bambaşka bir yere dönüştü. Ama büyüklerin gençlerden şikâyet etmesi hiç bitmedi. Meseleye bir de tersinden bakalım. Eğer her kuşak gerçekten bir öncekinden daha kötü olsaydı, bunca yüzyılın ardından insanlık bugün nasıl bir noktada olurdu? İşin ilginç yanı, bugün gençleri eleştirenlerin de bir zamanlar aynı eleştirilerin hedefinde olması. Üstelik bugünün gençleri de yıllar sonra kendilerinden sonraki kuşağa bakıp muhtemelen o tanıdık cümleyi kuracak: “Bizim zamanımızda böyle değildi”.

Evet, değildi. Zaten hiçbir zaman da olmayacak.

Çünkü zaman değişiyor, dünya değişiyor, biz de değişiyoruz. Bugün eleştirdiğimiz gençler, yarının eski güzel günlerini hatırlayan yetişkinleri olacak. Belki de bu yüzden geçmişi özlerken bugünü anlamayı ihmal etmemeliyiz. Yazının başında sözünü ettiğimiz nostalji kelimesini hatırlayalım. Kökeninde “eve dönüş” ve “acı” anlamları vardı. İnsan bazen geçmişi, dönüp yeniden yaşayabileceği bir ev gibi düşünüyor. Oysa zamanın böyle bir kapısı yok. Ama belki de asıl ihtiyacımız olan geçmişe dönmek değildir. Birbirimize dönmektir.


Paylaş
Tolga UzunYazar

1989 yılında İstanbul Bakırköy’de doğan Tolga Uzun, Akdeniz Üniversitesi Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü’nden 2014 yılında mezun olmuştur. Aynı üniversitede 2016 yılında yüksek lisans, 2023 yılında ise doktora eğitimini tamamlamıştır. Eskiçağ tarihi, Antik Roma tarihi, Latin dili ve edebiyatı, Eski Yunan dili ve edebiyatı, tarihî coğrafya ve epigrafi alanlarında çalışmalar yürüten Uzun, Rhodiapolis ve Teos antik kentlerindeki kazı çalışmalarının yanı sıra Döşemealtı’nın da aralarında bulunduğu Antalya ilçelerinde yürütülen epigrafi ve yerleşim tarihi araştırmalarında görev almıştır. Antik Roma’da eğitim, kölelik, ticaret ve yazıtlar üzerine ulusal ve uluslararası akademik dergilerde yayımlanmış çeşitli makaleleri bulunan Uzun’un, 2024 yılında Kabalcı Yayınevi tarafından yayımlanan "Bilinmesi Gerekenlere Dair El Kitabı: Lucius Ampelius Liber Memorialis" adlı kitap çevirisi de bulunmaktadır.

Bütün yazıları
Sıradaki haber antalya kent haberKöşe YazılarıEn güzel şehrin habercisi: Antalya Kent Haber’de yeni dönemBir kentin habercisi olmak yalnızca yaşananları aktarmak değil; değişimi izlemek, hafızayı kayda geçirmek, kararları sorgulamak ve sesi yeterince duyulmayanlara alan açmaktır. Antalya Kent Haber olarak yola çıkarken Antalya’ya böyle bakmayı tercih ettik.

Çerezler. Siteyi geliştirmek için çerez kullanıyoruz; onay vermezseniz yalnız zorunlu çerezler kullanılır. Çerez politikası