Antalya’da çalışan kadın olmak | Turizm kentinde emeğin görünmeyen yükü

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Turizm, hizmet ve tarım sektörlerinde kadın emeğinin yoğunlaştığı Antalya’da, çalışma yaşamı kadınlar açısından düşük ücret, güvencesiz istihdam, uzun çalışma saatleri, bakım yükü, taciz ve mobbing gibi çok katmanlı sorunlarla şekilleniyor. Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide, turizm kenti Antalya’da kadınların çalışma yaşamında karşılaştığı yapısal eşitsizlikleri, işe alım süreçlerinden ücret adaletsizliğine, yaş ayrımcılığından annelik ve bakım sorumluluklarının yarattığı baskılara kadar geniş bir çerçevede ele aldık.

Yasin Çoban

Antalya, Türkiye’nin önde gelen turizm kentlerinden biri olsa da bu ekonomik yapı kadınlar açısından eşit, güvenli ve güvenceli çalışma koşulları anlamına gelmiyor. Turizm, hizmet ve tarım sektörlerinde yoğunlaşan kadın emeği; düşük ücret, sezonluk ve kayıt dışı istihdam, uzun çalışma saatleri, bakım yükü, taciz ve mobbing riski gibi çok yönlü sorunlarla karşı karşıya kalıyor. İşe alım süreçlerinde dış görünüşe dayalı kriterlerden terfi engellerine kadar uzanan bu tablo, kentte kadınların çalışma yaşamındaki yapısal eşitsizlikleri görünür kılıyor.

Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, turizm kenti Antalya’da kadın olmanın çalışma yaşamına nasıl yansıdığını ele aldık. Kadınların hangi sektörlerde yoğunlaştığını, güvenceli istihdama erişimde yaşadıkları sorunları, annelik ve bakım yükünün etkilerini, ücret eşitsizliğini, yaş ayrımcılığını ve yerel yönetimlerin atması gereken adımları konuştuk.

Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği , antalyada çalışan kadın olmak
Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği

Y.Ç: Antalya’da kadınların çalışma yaşamında karşılaştığı temel sorunlar nelerdir?

Antalya’da kadınların çalışma yaşamında karşılaştığı sorunlar bireysel değil; ataerkil iş bölümü, güvencesiz istihdam, kadın düşmanı politikalar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Kadınların istihdama katılım oranı Türkiye ortalamasına göre Antalya için yüksek görünse de bu durum kadınların eşit ve güvenceli koşullarda çalıştığı anlamına gelmiyor. Özellikle müşteriyle doğrudan temas halinde olunan işlerde kadınlar cinsel tacize açık durumda bırakılıyor. İşverenlerin “müşteri memnuniyeti” gerekçesiyle tacizi görmezden gelmesinin, kadınların şikâyet mekanizmalarına erişimini zorlaştırdığını ve bu şikâyetlerin, işyerinin prestiji uğruna üstünün kapatılmaya çalışıldığını görüyoruz.

Kadınların yönetim kademelerinde az temsil edilmeleri, işyerlerinde sistematik baskıya maruz bırakılmalarına sebep oluyor. Fazla iş yükü, küçültücü dil kullanılması, terfi engelleri ve performans bahanesiyle işten ayrılmaya zorlanma gibi mobbing biçimleri ile sıklıkla karşılaşılıyoruz.

Turizm ve hizmet sektöründe kadınlar çoğu zaman ‘genç ve bakımlı’ olma kriterleriyle değerlendirilirken, belirli bir yaştan sonra ise iş bulmakta çok ciddi sorunlar yaşandığını görüyoruz. Kadın emeğinin beden ve yaş üzerinden değerlendirilmesi, kadınları düşük ücretli, güvencesiz ve geçici işlere itiyor.

Bir taraftan da kadınlar aynı işi yaptıkları erkeklerden daha düşük ücret alıyor veya daha düşük pozisyonlarda çalıştırılıyor. Turizm sektöründe kadınların erkeklerden yüzde 10–15 daha az kazandığını gösteren çalışmalar var. Bu durum kadın emeğinin sistematik biçimde değersizleştirildiğini gösteriyor.

Kadınlar sigortasız, yarı zamanlı, esnek veya kayıt dışı çalışmaya zorlanırken turizm ve hizmet sektöründe esnek çalışma adı altında güvencesiz çalışma biçimleri yaygınlaştırılıyor. Kadınların üstüne yıkılan bakım yükümlülükleri de bu güvencesiz çalışma biçimlerine mahkûm kalmalarına yol açıyor.

İşyerlerinde görev dağılımı hâlâ ‘kadın işi – erkek işi’ şeklinde yapılıyor. Teknik, yönetimsel veya karar verici pozisyonlar çoğunlukla erkeklere bırakılıyor. Kadınların ise temizlik, servis, satış gibi daha düşük ücretli ve görünmeyen işlere yönlendirildiklerini görüyoruz. Bu durum, ataerkil iş bölümünün çalışma yaşamına yansımasıdır. Antalya’nın turizm ağırlıklı ekonomik yapısı kadın istihdamını büyük ölçüde sezonluk ve geçici işlere bağımlı hale getirirken, turizm sezonunun bitmesiyle birçok kadın işsiz kalmakta veya yılın önemli bir bölümünde gelir güvencesinden yoksun yaşamaktadır. Bu durum kadınların ekonomik özgürlüklerinin önünde ciddi bir engeldir.

İşe alım süreçlerinde ise kadınlar, hamilelik planları hakkında sorgulanmakta, hamile olanlar da işten çıkarılma baskısı yaşamakta veya terfi olanakları sınırlandırılmakta ya da durdurulmaktadır. Bu pratikler kadınların hem çalışma hem de çocuk sahibi olma haklarını ihlal eden açık bir ayrımcılıktır. Kamusal ve özel işyeri kreşlerinin yetersizliği ise başka bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Çocuk bakım yükü büyük ölçüde kadınların omzuna bırakıldığı için kadınların işgücüne katılımını sınırlamakta, birçok kadını yarı zamanlı veya kayıt dışı işlere itmektedir. TUİK Türkiye’de İstatistiklerle Kadın 2025 verileri  bu durumu doğrulamaktadır:

  • İşgücüne katılım oranı erkeklerde yüzde 72 iken kadınlarda yüzde yüzde 36,8;
  • İşsizlik oranı erkeklerde yüzde 11,8 iken kadınlarda yüzde 7,1;
  • İstihdam oranı erkeklerde yüzde 66,9 iken kadınlarda yüzde 32,5;
  • 15-24 yaş arası genç işsizlik oranı erkeklerde yüzde 13,1 iken kadınlarda yüzde 22,3.”

​Y.Ç: Turizm ağırlıklı bir kent olmasının kadın emeği üzerindeki etkileri nasıl değerlendirilebilir?

​”Turizm, ilk bakışta kadınlar için istihdam kapısı gibi görünse de aslında toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiren ve eşitsizliği derinleştiren bir yapı sunmaktadır​. ​Antalya’da turizm genel olarak mevsimsel bir sektördür. Bu durum kadın emeği için yüksek sezonda 12-14 saat çalıştırılma; kriz anlarında ilk işten çıkarılan olma; sezon açıldığında ise en ucuza geri çağrılan yedek işgücü olma anlamına gelmektedir. Barlarda ve eğlence merkezlerinde çalışan kadınlar ise genellikle sigortasız, esnek ve güvencesiz çalıştırılmaktadır. Kentte kreş ve yaşlı bakım evi gibi sosyal desteklerin eksikliği kadın istihdamının önündeki en önemli engellerden biridir.

​Turizmde yönetim kademelerine çıkıldıkça kadın sayısı hızla azalmakta; üst düzey yöneticilikler erkeklere ayrılırken, kadınlar alt kademe  işlerde yoğunlaşmaktadır. Aynı işi yapmalarına rağmen kadınların ikramiye, mesai ve prim gibi yan haklardan yararlanma oranının erkeklere göre daha düşük olduğu görülmektedir.

​Turizmde çalışanlardan sürekli güler yüzlü, sabırlı ve anlayışlı olmaları beklenmekte ve bu beklenti  sektörün hiyerarşik ve müşteri odaklı yapısı nedeniyle kadınları mobbinge ve tacize karşı savunmasız bırakmaktadır.”

​Y.Ç: Antalya’da kadınlar daha çok hangi sektörlerde ve hangi pozisyonlarda yoğunlaşıyor?

“Kentimizde kadınların en çok turizm ve tarım sektörlerinde çalıştıklarını görüyoruz. Antalya’daki kadın emeği tablosuna baktığımızda, ‘kadın işi’ olarak gösterilen alanların nasıl birer sömürü alanına dönüştürüldüğünü görüyoruz. Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği olarak, kentin ekonomik çarklarının kadınların görünmez ve değersizleştirilen emeği üzerinden döndüğünü her zaman söylüyoruz. Özellikle turizm ve tarım sektörlerindeki bu yapı, ataerkil sistemin kurnazca kurguladığı bir çelişkiler yumağıdır.

​Antalya otellerinde en çarpıcı ayrışma, mutfak ve kat hizmetleri arasında yaşanmaktadır. Ne ilginçtir ki,  evde yemek ve temizlik yapmak ‘kadın işi’ olarak görülürken, bu işler piyasalaştığında tablo değişmektedir. Otellerin kat hizmetleri tamamen kadınlardan oluşur. Bu departman, otelin en ağır fiziksel iş yüküne sahip olmasına rağmen en düşük ücretlerin ödendiği, kariyer yolunun kapalı olduğu bir departmandır.

Kadın burada evdeki görünmez emeğini, otel koridorlarında sürdürmektedir. Oysa aynı otelin mutfağına girdiğinizde, özellikle mutfak şefi pozisyonları gibi yüksek maaşlı ve prestijli koltuklarda kadınları yok denecek kadar az görürsünüz. Evde tencere kaynatmak ‘kadının görevi’ olarak görülürken, iş profesyonelliğe ve yüksek maaşa geldiğinde mutfak bir anda ‘erkek alanı’ oluverir. Otellerde kat hizmetleri dışında, insan kaynakları, misafir ilişkileri ve resepsiyon da kadınların çalıştırıldığını görürüz.

​Antalya’nın kadınların yoğun çalıştığı sektörlerden birisi de tarımdır. Seracılık faaliyetlerinde kadınlar üretimin merkezinde yer alır. Sigortasız, sendikasız ve günlük yevmiyelerle çalıştırılırlar. Yevmiyelere baktığımızda ise kadınların yevmiyeleri ile erkeklerin yevmiyeleri arasında çok ciddi farklar vardır. Diğer sektörlerde de gördüğümüz gibi kadın erkekten çok daha düşük ücretlere çalıştırılır. Tarım işçisi kadın, sadece tarlada çalışmaz, aynı zamanda o tarlanın yanındaki barakada çocuk bakar ve yemek yapar. Tarlada çalışan kadınların gelir kontrolü ise genel olarak erkektedir. Kadın çalışır. Erkek tahsil eder. Tarım sektörü de kadın emeğinin en çok sömürüldüğü sektörlerden biridir.

​Y.Ç: Kadınların güvenceli ve sürekli istihdama erişimi konusunda nasıl bir tablo var?

“Antalya’da hizmet ve tarım sektöründe kadınlar için standart sekiz saatlik iş günü gerçeği yoktur. Onbir saati aşan çalışma süreleri, kadınların birçok sağlık sorunu yaşamalarına sebep olmaktadır.

​Bu uzun saatler, kadının evdeki ücretsiz bakım emeği ile birleştiğinde ortaya çıkan tablo, kadınların tam zamanlı bir sömürü altında yaşadığını apaçık gösterir. Kadınlar bu kentin ekonomisinde kalıcı özneler değil, sermayenin ihtiyacına göre çağrılan ve işi bitince evine hapsedilen yedek işgücü olarak görülür. ​

​Turizm sektöründe özellikle servis departmanında çalışanlara uygulanan 08:00-14:00 ve 18:00-24:00 çalışma saatlerindeki 4 saatlik mola, kadının dinlenmesi için değil, işletmenin yoğun olmadığı saatlerde ücret ödememesi için kurgulanmıştır. Bu çalışma sistemiyle kadınlar günde toplam 12 saatten fazla iş yerinde ve yolda vakit geçirmekte ve ne kendilerine ne de sosyal yaşamlarına vakit ayırabilmektedir.

​Patriyarkal kapitalizm, kadının kazancını her zaman ‘ek gelir’, erkeğinkini ise ‘ev geçindiren esas gelir’ olarak kodlar. Bu cinsiyetçi kabulün sonucu yakıcıdır: Ekonomik krizde veya turizm sezonu bittiğinde işten çıkarılacaklar listesinin en başında kadınlar yer alır. Altı ay sigortalı çalışıp altı ay işsiz kalan kadın, emeklilik hakkından ve kıdem tazminatından mahrum bırakılarak ömür boyu yoksulluğa mahkûm hâle getirilir. 

​Ayrıca sermaye, kadının doğurganlığını ve biyolojik döngülerini bir ‘maliyet kalemi’ olarak görür. Hamile kalan kadınlar, istifaya zorlanmakta ya da ‘performans’ bahanesiyle işten çıkarılmaktadır. 

Kentimizde, 24 saat açık, erişilebilir kamusal kreşlerin yokluğu ve sistemin bakım hizmetlerini kadın üzerinden tanımlaması; kadını iş hayatı ile çocuk bakımı arasında bir tercihe zorlamaktadır. Kreş olmadığı için işten ayrılmak zorunda kalan kadın, aslında tercih yapmamakta, sistem tarafından eve hapsedilmektedir.” 

​Y.Ç: “Genç ve dinamik” çalışan beklentisi kadınlar açısından nasıl sonuçlar doğuruyor?

“Sermayenin ‘genç ve dinamik’ beklentisi, genellikle mesai saatlerinin ötesinde çalışabilecek, ailevi sorumlulukları olmayan, ‘her an ulaşılabilir’ bir çalışan profilini hedeflemektedir. Ev içi bakım emeğinin hâlâ kadınların omuzlarında olması, kadınların bu 7/24 dinamizm kalıbına uymasını zorlaştırır. Bu beklenti, özellikle çocuk sahibi olabileceği düşünülen veya bakım sorumluluğu artan orta yaşlı kadınları doğrudan iş gücünün dışına iten görünmez bir bariyerdir.

​Kadınlar için yaşlanma, iş dünyasında erkeklere oranla çok daha sert cezalandırılan bir süreçtir. ‘Genç’ vurgusu, kadınların sadece performanslarıyla değil, fiziksel görünümüyle de değerlendirildiği bir sistemi besler. Kadınlardan iş yaşamında her daim ‘bakımlı, enerjik ve genç’ görünmeleri beklenir. Kadınlar, ‘genç ve dinamik’ olmadıkları gerekçesiyle deneyimlerine bakılmaksızın gözden çıkarılabilirler. Deneyimin değersizleştirilmesi aynı zamanda daha düşük ücreti, sendikasızlaşmayı ve hak arama bilincinin henüz gelişmediği bir iş gücünü hedefler.

Genç kadınlar, işe giriş aşamasında ‘deneyim kazanma’ vaadiyle daha düşük ücretlere ve güvencesiz şartlara razı edilmeye çalışılır. Oysa ki kadınlar, deneyim kazandıkları durumlarda da istihdam dışına itilirler.

​Hiyerarşinin en altında, ‘genç’ sıfatıyla konumlandırılan kadınlar, iş yerinde mobbing ve cinsel tacize karşı daha savunmasız bırakılır.

​ ‘Genç ve dinamik olma’ beklentisi, liyakati değil; denetlenebilirliği, bakım sorumluluklarından azade olmayı ve belirli bir kalıba sıkıştırılmış kadınlık imajını ödüllendirir.”

​Y.Ç: DSÖ’nün orta yaş başlangıcı olarak belirlediği 45 yaş ve üzeri kadınların iş bulma ve işte kalma süreçlerine dair gözlemleriniz nelerdir?

“45 yaş ve üzeri kadınların iş gücünde yaşadıkları sorunlar bireysel yetersizlik değil, cinsiyetçilik ve bakım emeği sömürüsünün kesiştiği sistemik bir sorundur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 45 yaş, genç kategorisinin sonu ve orta yaşın başlangıcı olarak kabul edilse de, iş yaşamında kadınlar için bu eşik çok daha erken başlıyor.

Kentimizde özellikle turizm sektöründe “genç, enerjik ve bakımlı” çalışan beklentisi kadınların deneyimlerini değersizleştirmenin yanında iş bulma ve işte kalma süreçlerine de olumsuz yansıyor. Turizmde, özellikle otellerin servis departmanlarında, barlarda ve eğlence merkezlerinde işe alım yaşı çoğu kez 30 yaşın üstünü bulmuyor.

Yılların deneyimine sahip olan kadın çalışanlar iş yaşamının dışına itiliyor. Kamusal bakım hizmetlerinin yetersizliği ve toplumsal cinsiyet rolleri, işverenlerin kadın işçilere ailedeki bakım yükleri nedeniyle ‘her an işten ayrılabilir’ önyargısıyla yaklaşmasına neden oluyor. Devletin ve işverenlerin kreş yükümlülüğünü yerine getirmemesi; bakım emeğini, aile içindeki kadınlar arasında devredilen bir ‘kadın meselesi’ haline getirir. Bu da orta yaşlı kadının profesyonel birikiminin heba edilmesi demektir. Ücretsiz ve nitelikli kreşlere erişimin olmaması, çalışma hayatındaki 45-55 yaş arası kadınların, torunlarına bakmak için işten ayrılmalarına veya erken emekli olmalarına neden olur.

​Y.Ç: Yaş alan kadınların çalışma yaşamında görünmezleşmesi söz konusu mu?

Kesinlikle söz konusu.  Ataerkil sistem, kadınların sadece ‘genç ve güzel’ olduğu sürece iş yaşamında değer görmesini sağlıyor. Yaş aldıkça kadınlar ev içine, yaşlı ve torun bakımı gibi ücretsiz emek süreçlerine geri gönderiliyor. Bu, kadının ekonomik bağımsızlığını hedef alan bilinçli bir saldırıdır. Sistemin kadını bir özne olarak değil, belirli bir süre boyunca kullanılan bir yedek iş gücü olarak görmesinin sonucudur.

Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği

​Y.Ç: Özellikle turizm ve hizmet sektöründe kadınlara yönelik “güzellik” algısı söz konusu mu?

“Hizmet sektöründeki güzellik dayatması, kadını profesyonel bir özneden çok kârı artırmak için kullanılan dekoratif bir nesneye indirgeyen patriyarkal kapitalizmin bir sonucudur. İşveren kadınları sadece yaptıkları işle değil, fiziksel görünümüyle işe alır. Kurumun prestijli ve çekici gözükmesi için​ kadınlardan sadece işlerini yapmaları değil, her daim güler yüzlü, bakımlı, makyajlı ve belirli beden ölçülerinde olmaları beklenir.

Bu durum, kadının mesai saatleri dışında da bu imajı korumak için ciddi bir zaman ve para harcamasına neden olur. İşe alım süreçlerinde liyakat ve deneyimin önüne geçen ‘prezantabl’ olma şartı, patriyarkanın güzellik standartlarına uymayan (yaş alan, engelli, kilolu ve/veya bu normları reddeden) kadınları sektörün dışına iter. Bu durum, kadının ekonomik özgürlüğünü fiziksel görünümüne endeksleyen derin bir ayrımcılıktır. Güzelliğin işin gerekliliği olarak sunulması, müşteride hizmetle birlikte kadının görselliğini de satın aldığı yanılsamasını yaratır. Bu da kadın çalışanları müşteri tacizine karşı daha savunmasız hale getirir.”

​Y.Ç: İş ilanlarındaki “prezantabl”, “bakımlı”, “fit”, “dış görünüşüne özen gösteren” gibi ifadeler kadınlar açısından nasıl bir ayrımcılık alanı yaratıyor? Bu tür beklentilerin kadınların özgüveni ve iş güvencesi üzerindeki etkileri nelerdir?

“İş ilanlarında kullanılan ‘prezantabl’, ‘bakımlı’, ‘fit’ ve ‘dış görünüşüne özen gösteren’ gibi ifadeler çoğu zaman mesleki yeterlilikten çok kadınların bedenini ve görünümünü merkeze alır ve belirli güzellik normlarını dayatır ve cinsiyetçi ayrımcılıktır. 

Böylece yaş, kilo, beden tipi veya görünüş bakımından bu normlara uymayan kadınlar başvuru aşamasında dezavantajlı konuma düşer.  Böylece, kadın emeği görünüş üzerinden değerlendirilir hale gelir. Bu beklentiler kadınların özgüvenini de olumsuz etkiler. Kadınların mesleki becerilerinden çok dış görünüşleri üzerinden değerlendirilmeleri; işe alınma veya işte kalma açısından önemli hale gelmesi, kadınların iş güvencesini zayıflatır ve yaş, beden değişimi gibi durumlarda işlerini kaybetme kaygısını artırır.

Not: Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) bu tür ayrımcılığın yapılmamasını güvence altına alır.”

Röportajın devamı yarın paylaşılacak.