
Antalya’nın Elmalı ilçesinde ekolojik tarım yapan Hüseyin Serdar Tanal, kimyasal gübre ve tarım zehirlerine karşı 30 yıldır verdiği mücadeleyi anlattı. Tanal, “Ekolojik beslenmek, sağlıklı yaşamın ilk koşuludur” dedi.
Türkiye’de tarımın yaşadığı yapısal kriz her geçen gün derinleşiyor. Artan girdi maliyetleri, piyasa bağımlılığı ve endüstriyel üretim modeli, küçük ve topraksız çiftçileri tasfiye sürecine itiyor. Gıda üretimi giderek büyük şirketlerin elinde toplanırken, yurttaşlar da sağlıklı ve erişilebilir gıdaya ulaşmakta zorlanıyor.
Artan fiyatlar, halkı sağlıksız ve ucuz gıdaya yönlendirirken, “parası olan iyi gıdaya ulaşır” anlayışı yaygınlaşıyor. Bu durum, gıda alanında adaletsizliğin derinleştiğini gösteriyor.

1950’li yıllarda başlayan Yeşil Devrim ile birlikte, tarımda endüstriyel modelin yaygınlaşması çiftçilerin piyasa ve girdilere olan bağımlılığını artırdı. Mazot, gübre, tohum ve ilaç gibi temel üretim girdilerindeki fiyat artışları, köylü üretimini zayıflatırken; çok uluslu şirketlerin tarımsal zincir üzerindeki etkisini güçlendirdi.
Bugün gelinen noktada, Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre agroekolojik üretim oranı yalnızca binde 8 seviyesinde bulunuyor. Bu oran, doğayla uyumlu, kimyasal girdilerden uzak üretim biçimlerinin ne kadar sınırlı kaldığını ortaya koyuyor.
Konuya ilişkin Antalya Kent Haber’e Elmalı’da ekolojik tarım yapan Hüseyin Serdar Tanal açıklamalarda bulundu.

“TOPRAK DEĞİŞTİ, DOĞA DEĞİŞTİ”
Antalya – Elmalı’nın Akçaeniş köyünde yaşayan 1963 doğumlu Hüseyin Serdar Tanal, yıllardır doğayla uyumlu, kimyasalsız tarım yöntemlerini savunuyor. Tanal, kimyasal gübre ve tarım ilaçlarının toprağa, doğaya ve insana verdiği zararı erken fark eden çiftçilerden biri.
“İki kez üniversiteyi kazandım ama gitmedim” diyen Tanal, bu kararının nedenini şöyle anlatıyor:

“Üniversiteler —istisnalar dışında— üretimden kopuk, kalem efendisi insanlar yetiştiriyor. Ben baba mesleğim olan çiftçiliği sürdürmeyi tercih ettim.”
Tek çocuk olarak büyüyen Tanal, 1970’li yıllarda kimyasal gübrelerin köy yaşamına girmesiyle büyük bir değişim yaşadıklarını anlatıyor:
“Kimyasal gübre hayatımıza girince verimimiz ve gelirimiz ikiye katlandı. O dönemde girdiler ucuzdu, paranın alım gücü yüksekti. Ancak çocukluğumun gıdalarındaki tat ve koku yok oldu. Toprak değişti, doğa değişti.”

Genç yaşlarında elma bahçelerinde ücret karşılığı ilaçlama yaptığını belirten Tanal, o dönemde zehrin etkisini kendi bedeninde hissetmeye başladığını söylüyor:
“Elma bahçelerine pülverizatörle (ilaçlama tankeri) tarım ilacı sıkardım. Zamanla zehrin vücudumda biriktiğini fark ettim. Kokusunu duyunca baygınlık geçirir hale geldim. Doğada baykuş, leylek, tilki ve yılan ölüleri görüyordum. Bunun besin zinciri yoluyla yayılan tarım zehirlerinden kaynaklandığını anladım.”
Bir gün köyde yaşlıların sohbetine kulak misafiri olduğunu anlatan Tanal, o konuşmanın kendisini çok etkilediğini söylüyor:
“Bir ihtiyar şöyle dedi: ‘Eskiden doktor, ilaç, gıda, giysi, vasıta yoktu ama çok sağlıklıydık. Şimdi her şey çoğaldı ama hastalıklar arttı.’ Nedenini sordum, cevabı kısaydı: Gübre, zehir ve plastik.”
Tanal, babasının da aynı tespiti yıllar önce dile getirdiğini söylüyor:
“Babam derdi ki, ‘Gençliğimizde köyün bir ucunda yufka ekmek yapılsa kokusu diğer uca kadar gelirdi. Kimyasal gübre çıktıktan sonra hiçbir şeyin tadı, tuzu, kokusu kalmadı.’”
Hüseyin Serdar Tanal, 1996 yılında yaşamının yönünü değiştiren bir karar aldığını belirtiyor:
“İlerde kanserli bir zengin olmaktansa sağlıklı bir yoksul olmayı seçtim. Çünkü insanların çoğunun para için her türlü namussuzluğu göze aldığı bir dünyada; havayı, suyu, toprağı ve diğer canlıları zehirleyerek kazanılan para haklı bir kazanç değildir. Benim için çevrecilik, doğayı ve insanı sömürmeden para kazanabilmektir. Devrimcilik ise temiz kazancın peşinde olmaktır.”

O günden bu yana tarım zehiri (pestisit), kimyasal gübre ve ot zehiri (herbisit) kullanmadan üretim yaptığını söyleyen Tanal, “Yoksullaşsam da aç kalsam da toprağı ve canlıları zehirlemeyeceğim” dedi. Tanal, doğayla uyumlu, adil bir tarım anlayışını savunmaya devam ediyor.
Günlük rutinininler ‘yaz kış gece gündüz’ çalışmak olduğunu vurgulayan Tanal “Endüstriyel tarımda alırsın kimyasal gübreyi atarsın ben dağlardan koyun keçi gübresi getiririm. Torf getiririm. Diğeri yabancı otlara ot zehrini sıkar kurtulur biz tek tek çapalar veya elle yolarız. hammaddeleri mamule çeviririz un, bulgur, tarhana, erişte, salça, konserve, sucuk, peynir tereyağı, iç ceviz, kurutma bunları depolarsın sonra paketleyip gönderirsin. Yazın üret kışın kargola. Çok yoğun bir çalışma” dedi.
Agroekolojik tarımda uzun süre pazarlama sorunu yaşadıklarını, borca girmelerine rağmen bu tarım yönteminden vazgeçmediklerini söyleyen Tanal, şu ifadeleri kullandı:
“Ekolojik ürünlerin maliyeti yüksek, rekoltesi ise sınırlı olur. Ürünü normalden daha pahalıya satamadığınızda üretimi sürdürebilmeniz mümkün değildir. Bu da ancak hem bilinçli ve farkındalığı yüksek, hem de alım gücü olan tüketiciler sayesinde mümkündür. Biz onlara ‘türetici’ diyoruz; çünkü onların talebi ve desteğiyle üretebiliyor, bu nedenle onları yarı üretici olarak görüyoruz. Bu bilinç toplumda yeni yeni oluşmaya başladı.”
“ÇİFTÇİLER BU ÜLKENİN GÖRÜNMEYEN EMEKÇİLERİDİR”
Tanal, Türkiye’de tarımın içinde bulunduğu durumu ve ekolojik üretime geçiş sürecini eleştirisel bir dille anlattı. Tanal, şu ifadeleri kullandı:
“Bizim insanımızın zengini, en iyi otomobile binmeyi, en lüks evde oturmayı, en pahalı beyaz eşyayı ve elektronik cihazları almayı sever; ama sofrasında sağlıksız gıdalar tüketir.
Yoksul vatandaş ise bırakın sağlıklı beslenmeyi, karnını doyurmakta zorlanır. Hatta en fakirin bile elinde pahalı bir cep telefonu vardır, sigara içer ama gıdanın en ucuzunu alır.”

Tanal, bu tablonun çiftçiler üzerindeki ekonomik baskıyı da derinleştirdiğini söylüyor:
“Çiftçiler bu ülkenin görünmeyen emekçileridir. Neredeyse tüm sektörler onların alın teri üzerinden kazanç sağlar.
Çiftçi borçla, krediyle üretim yapar; tıpkı bal arısı gibidir — balı üretir ama kazanan başkaları olur.
Komisyoncular, tüccarlar ve aracılar çiftçinin emeğinden gelir elde ederken, üreticinin payı giderek azalır.”

Sistemdeki adaletsizliği rakamlarla anlatan Tanal, üreticiye düşen kazancın çok düşük olduğunu belirtiyor:
“Bu sistemde bir gıdaya ödenen 100 liranın yalnızca 7 ila 9 lirası üreticiye kalıyor. Geri kalan kısım aracılara gidiyor. Bu, üreticinin emeğinin karşılığını alamadığı bir düzen.”
Ancak Tanal, organik üretim yapan çiftçilerin bu döngüyü kırma şansı olduğunu söylüyor:
“Organik ürünlerin hale girme zorunluluğu yok ve vergiden muaf. Bu sayede ürünlerimizi doğrudan kargo yoluyla ‘türeticilere’ ulaştırabiliyoruz.”
Tanal, bu sistemi üç ayaklı bir model olarak tanımlıyor:
“Birincisi, türetici ürününü hangi üreticiden aldığını, o ürünün ekolojik tarım ilkelerine göre üretildiğini ve içeriğini biliyor. İkincisi, aracısız alışveriş yaptığı için ürünü pazar veya marketten daha uygun fiyata alabiliyor. Üçüncüsü, ödediği para doğrudan üreticiye ulaştığı için biz yeniden üretim yapabiliyoruz. Bu modele ‘halk destekli tarım’ deniyor.”

Tanal, Türkiye’nin bu konuda gelişmiş ülkelerin oldukça gerisinde olduğunu da vurguluyor:
“Dünyada halk destekli tarım sistemiyle üreticiden doğrudan ürün alan yüzbinlerce gıda topluluğu ve milyonlarca üye var. Bizde ise henüz 40–50 civarında gıda topluluğu bulunuyor. Gelişmiş ülkelerde kişi başına yılda 500–600 dolar (veya euro) ekolojik gıdaya harcanırken, Türkiye’de bu miktar sadece 1,5–2 dolar düzeyinde.”
Kimyasal sentetik hiçbir gübre tarım zehirli ot zehirli hormon kullanmadıklarını söyleyen “Vahşi sulama yapmıyoruz. Toprağı daha az işleyerek doğaya en az zararla kirletmeden üretim yapıyoruz. Elmalı ovasında 46 bin dönüm sera oldu havayı ısıtıp yağmuru karı engelliyor. Yeraltı yerüstü su kaynaklarını aşırı kullanıyor. Dağlarımız mermer ocaklarıyla delik deşik bu da iklimi kötü etkiliyor yağış azalıyor. Tarım arazilerinin üzerinde mantar gibi inşaat artıyor. Ekolojiyi ekonomiye kurban ettiler. Kapitalizmin etiği yoktur o zihniyet için doğa, sağlık, denge, sürdürülebilirlik gelecek nesil derdi yoktur. Tek derdi para ve kardır” dedi.
“EKOLOJİK TARIM, DOĞANIN VE İNSANLIĞIN KURTULUŞUDUR”
Agroekolojik tarımın en önemli katkısı doğayı kirletmediğini söyleyen Tanal, “Ekonomisine katkı sağlıyor. Eline geçen paradan işçiler, esnaflar, girdi satıcıları kargocular herkes faydalanıyor” sözlerini kullandı.

Tanal ayrıca şunları söyledi:
“Ben yıllardır köylülerime, tanıdığım herkese, katıldığım televizyon ve radyo programlarında, yazılarımda, sunumlarımda ve belgesellerimde aynı şeyi söylüyorum: Ekolojik tarım, doğanın ve insanlığın kurtuluşudur. ‘Ekolojik beslenmek, sağlıklı yaşamın ilk koşuludur’ diye 30 yıldır haykırıyorum.”
Tanal, köylülerine o dönemde yaptığı uyarıyı şöyle aktarıyor:
“Köyüme 30 yıl önce şunu söyledim: ‘Gelecekte hastalıklar artacak, ölüm yaşı düşecek, yaşam kalitesi ciddi şekilde gerileyecek. Ama ben ekolojik tarımı duydum, bunu uygulayacağım. Gelin birlikte yapalım. Hem sağlıklı olacağız, hem gelecek nesillerimiz sağlıklı olacak, hem de tarlalarımız verimden düşmeyecek.’ Kimyasal gübrenin en verimli toprağı bile 60 yılda bitirdiğini anlatıyordum. Ayrıca turizm ayağının da bu işin getirisine katkı sağlayacağını söyledim.”
Tanal, o dönemde çevresindekilerin şüpheyle yaklaştığını ifade ediyor:
“Arkamdan ‘Bu kafayı bozmuş, gübre ve zehir olmadan verim mi alınır?’ dediler. Ama şimdi görüyorum ki ben başardım; hem daha sağlıklıyım hem de daha yüksek gelir elde ediyorum. Hala kimyasal tarım yapanlar ise kanser, kalp krizi gibi hastalıklardan kırılıyor.”

“BİLİNCİN YAYILMASI, GELECEĞİMİZ İÇİN ÇOK ÖNEMLİ”
Ekolojik üretimin toplumda yayılmaya başladığını da belirten Tanal, gıda topluluklarının önemine dikkat çekiyor:
“Değişim yavaş da olsa başladı. Gıda topluluklarının üye sayısı çok az da olsa artıyor. Ben bugün bin kişilik bir hekim grubuna ürün gönderiyorum ve her gün birkaç yeni üye sisteme katılıyor.”
Tanal, sözlerini şöyle tamamlıyor:
“Ekolojik tarım, hem insan sağlığını hem toprağın verimliliğini koruyan ve sürdürülebilir bir üretim modeli. Bu bilincin yayılması, geleceğimiz için çok önemli.”
Doğal dengeyi koruduğunu geleneksel yöntemleri bozmadan daha kaliteli yaptıklarını ifade eden Tanal, “Dünyanın her ülkesinden paralı konaklamak isteyen ve gönüllü çalışmak isteyenler geliyor. Ekoturizm ve yapıyorum. Doğa turları yapıyorum. Değişik kültürleri tanıyoruz” dedi.

Küçük çiftçilerin mutlaka yaşatılması desteklenmesi gerektiğini söyleyen Tanal, şunları söyledi:
“Aksi takdirde gıda tamamen büyük şirketlerin tekeline girecek ve insanlar buna bağımlı hâle gelecek. Bu nedenle devletin temel politikası, gıda ve tarımı korumak olmalıdır. Ancak bizim gibi kartellerin yönettiği bir sermaye düzeninde bunu devletten beklemek saflık olur; herkes kendi başının çaresine bakmak zorundadır. Avrupa’da devlet politikası farklıdır; doğayı, atalık tohumları, su kaynaklarını, biyolojik çeşitliliği, ormanları ve yerel ırkları korumak devletin sorumluluğundadır. Eğer bunlar korunmaz, tarıma ve toprağa sahip çıkılmazsa; lüks yaşam yerine minimalist bir yaşam benimsenmez, kapitalizme karşı mücadele edilip sosyalizm inşa edilmezse, gıda, su ve yaşam tehlikeye girecektir. İnsanları çok zorlu bir gelecek bekliyor; kapitalizm ve küresel sermaye dünyayı bitirme tehlikesiyle karşı karşıya.”
PROJENİN DİĞER HABERLERİ
Bu içerik Dijital Medya Araştırmaları Derneği’nin bir operasyonu olan NewsLabTurkey tarafından desteklenen bir medya geliştirme projesinin parçası olarak yayınlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamen Antalya Kent Haber’e aittir ve Dijital Medya Araştırmaları Derneği’nin görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.





