Milli Parklar Kanunu’nda yapılan değişiklikler üzerine Kozanoğlu ile söyleşi: “Doğa için yıkım fermanı”

Köprülü kanyon Köprülü kanyon
Fotoğraf: Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu tarafından kabul edilerek, Milli Parklar Kanunu’nda değişiklikler öngören teklifin yasalaştırılmasının ardından, Antalya Barosu Çevre ve İmar İzleme Kurulu Başkanı Avukat Duygu Kozanoğlu Antalya Kent Haber’in yeni düzenlemelerin etkileri hakkında sorularını yanıtladı. Milli Parklar Kanunu’ndaki düzenlemeleri değerlendiren Kozanoğlu, değişiklikleri doğayı bir ekosistem olmaktan çıkarıp, sermayeye parça parça dağıtılacak devasa bir arazi ofisine dönüştürülmesi olarak değerlendirdi.

Aslı Görgülü

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu tarafından, Mart (2026) ayında Milli Parklar Kanunu’nda köklü değişiklikler öngören teklifi kabul edilerek yasalaştırıldı. Yeni düzenlemeyle, koruma altındaki alanların yönetiminden işletilmesine, yapılaşma izinlerinden tesislerin devrine kadar pek çok noktada yeni usuller getirildi. Söz konusu yasal dönüşümle birlikte, milli park alanlarının ticari işletmelere açılmasına zemin hazırlanmış oldu.

Ülke genelinde 50 milli park, 274 tabiat parkı ve 136 sulak alanın etkilenmesi beklenen düzenlemeyle, Antalya özelinde Olympos-Beydağları Sahil Milli Parkı, Köprülü Kanyon, Güllük Dağı ve Altınbeşik Mağarası gibi alanların yönetim ve yapılaşma kriterleri değiştirildi.

Milli Parklar Kanunu’nda yapılan söz konusu değişikliklerin hukuki sonuçları ve kentin doğası üzerindeki olası etkileri üzerine Antalya Kent Haber’in sorularını Antalya Barosu Çevre ve İmar İzleme Kurulu Başkanı Avukat Duygu Kozanoğlu yanıtladı.

Avukat Duygu Kozanoğlu

“BURADA YAPILAN, ANAYASAL GÜVENCE ALTINDAKİ ‘SAĞLIKLI ÇEVREDE YAŞAMA HAKKININ’ ALTININ YASAL DEĞİŞİKLİK ADI ALTINDA OYULMASIDIR”

A.G.: Yasa değişikliğinin hukuki çerçevesi ve neden olduğu sorunlar hakkında bizi bilgilendirir misiniz?

D.K.: “Öncelikle yurttaşların sürecin nasıl işlediğini ve neyin değiştirildiğini bilmesi çok önemli. Henüz geçtiğimiz ay yani 2026 yılının Mart ayında Meclis’ten geçerek yasalaşan bu son torba kanun teklifi, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu‘nda köklü ve son derece tehlikeli esneklikler yarattı. Yapılan değişiklikle, milli parklarda özel şirketlere turizm tesisi kurmaları için verilen 49 yıllık kullanım haklarının, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ‘başarılı’ bulunması halinde 99 yıla kadar uzatılabilmesinin önü açıldı. Ayrıca zaruret adı altında enerji ve altyapı tesislerine, boru hatlarına bu koruma alanlarında izin verildi.

Burada yapılan, anayasal güvence altındaki ‘sağlıklı çevrede yaşama hakkının’ altının yasal değişiklik adı altında oyulmasıdır. Hukuki çerçeve doğayı koruma refleksiyle değil, sermayenin alan açma taleplerine göre şekillendirilmiştir. Antalya gibi, Beydağları’ndan Köprülü Kanyon’a kadar muazzam biyoçeşitliliğe sahip bir kentte; koruma statülerinin kağıt üzerinde bırakılıp fiiliyatta bu alanların turizme ve şantiyelere açılması, açık bir ekolojik yıkım fermanıdır

Fotoğraf: Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü/ Altınbeşik Mağarası Milli Parkı

“‘ZARURİYET’ GİBİ MUĞLAK BİR İFADENİN KANUNA EKLENMESİ, İDAREYE SINIRSIZ BİR KEYFİLİK ALANI AÇMAKTIR”

A.G.: “Kamu yararı ve zaruriyet” gibi ifadelere karşı hukuki olarak önlem alabilmek mümkün mü, bu konuda neler yapılabilir?

D.K.: “Mart ayında geçen yasada tam olarak şu tehlikeli ifade yer alıyor: ‘Kamu yararı ve zaruret olması halinde, ulaşım, enerji nakil hattı ve altyapı tesisleri yapılabilir’ Hukukta kamu yararı, idarenin eylemlerinin sınırını çizen en temel ilkelerin başında gelmektedir. Ancak son yıllarda bu kavram, ekolojik tahribatları meşrulaştırmak için bir maymuncuk gibi kullanılıyor. Hele ki ‘zaruriyet’ gibi muğlak bir ifadenin kanuna eklenmesi, idareye sınırsız bir keyfilik alanı açmaktır.

Farkında olmamız gereken hususların başında şu gelmektedir: Bir enerji şirketinin bilançosunu büyütmesi veya bir tesisin o ormana yapılması, hiçbir zaman o suyun ve ormanın varlığından daha zaruri olamaz. Gerçek kamu yararı, o ekosistemin bütünlüğündedir. Bu nedenle asıl olması gereken yaklaşım; projeleri tekil birer yatırım veya inşaat gibi görmek yerine, doğaya vereceği zararı ‘bütüncül etki değerlendirmesi’ süzgecinden geçirerek ele almaktır. İdarenin kurguladığı bu sözde zaruriyet kılıfı, ancak bilimi, ekosistemin yaşam hakkını ve aklı merkeze alan böylesi ideal bir sistemle bertaraf edilebilir

Fotoğraf: Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü/ Beydağları Sahil Milli Parkı

“BİR ALANI 99 YILLIĞINA SERMAYEYE TAHSİS EDERSENİZ, DOĞANIN KENDİ DÖNGÜSÜ İÇİNDE ORADA EKOLOJİK BİR PLANLAMA YAPMA İMKÂNINI TAMAMEN ORTADAN KALDIRIRSINIZ”

A.G.: Milli parklar için 99 yıla kadar kira işlemleri, söz konusu alanların ve ormanların “kamusal müşterek” niteliğini hukuken nasıl etkileyecektir?

D.K: “Hukuk pratiğinde bir alanın tahsisinin 49 yıldan 99 yıla çıkarılması, adı kiralama veya intifa hakkı da olsa fiiliyatta bir ‘mülkiyet devri’ demektir. 99 yıl, insan ömrünü aşan, en az üç kuşağı kapsayan bir zaman dilimi olarak düşünülebilir.

Ormanlar ve milli parklar, devletin dilediği gibi şirketlere devredeceği ticari gayrimenkuller değildir; bizlerin ve henüz doğmamış çocukların kamusal müşterekleridir. Bir alanı 99 yıllığına sermayeye tahsis ederseniz, doğanın kendi döngüsü içinde orada ekolojik bir planlama yapma imkânını tamamen ortadan kaldırırsınız. Bu durum, Antalya halkının kendi ormanına, dağına, koyuna yabancılaştırılması, o alana girişinin tel örgülerle engellenmesi demektir. Yurttaşın müştereklerinin fiilen özelleştirilmesi, anayasal eşitlik ilkesinin çok ağır bir ihlalidir”

Fotoğraf: Tarım ve Orman Bakanlığı/ Güllük Dağı (Termessos) Milli Parkı

“PLAN HİYERARŞİSİNİN DELİNMESİ TAM BİR ‘BÖL VE YUT’ TAKTİĞİDİR”

A.G.: Değişiklikle birlikte, bazı yatırım kararları için hayati önem taşıyan Uzun Devreli Gelişme Planı şartının bertaraf edilebilmesi yoluyla plan hiyerarşisinin delinmesi, Antalya’daki korunan alanların ranta açılmasına karşı yürütülecek iptal davalarında baro ve sivil toplum için ne gibi zorluklar doğuracaktır?

D.K.: “Meselenin asıl kalbi burasıdır. Bu değişikliğin ne anlama geldiğini kavramak için önce Uzun Devreli Gelişme Planı’nın (UDGP) sıradan bir imar haritası değil, o ekosistemin ‘Anayasası’ olduğunu netleştirmemiz şart. Bu plan; suyun akış yönünden yaban hayatı koridorlarına, endemik bitki örtüsünden jeolojik yapıya kadar tüm alanı canlı ve ayrılmaz bir ‘bütün’ olarak ele alır. İnsan müdahalesinin sınırlarını çizer ve o bütünlüğü güvence altına alır.

Son değişiklikle bu anayasanın toptan kaldırılması yerine, şirketler için ‘zaruriyet’ kılıfıyla delinebilir hale getirilmesi, ekosistemi koruyan bu zırhın parçalanması demektir. Plan hiyerarşisinin delinmesi tam bir ‘böl ve yut’ taktiğidir.

Bunun sivil toplum ve çevre mücadelesi için yarattığı en büyük zorluk salt açılacak dava sayısının artması veya hukuki usullerin uzaması değildir; asıl tehlike, bütüncül koruma vizyonunun yok edilmesidir.

Eskiden koca bir havzayı, o alanı var eden planın bütünlüğü üzerinden, ekosistemin tamamını savunabiliyorduk. Ancak şimdi; Beydağları’nda bir tepeye dikilen direk ayrı, Köprülü Kanyon’da tahsis edilen bir koy ayrı projelendirilecek. Ekolojik yıkım, birbirinden bağımsız ve ‘küçük’ gösterilen parçalara bölünecek.

Sivil toplum ve yurttaşlar, her bir ağaç, her bir parsel için ayrı bir bürokratik labirentin içine çekilerek yorulmak, maddi ve manevi olarak tüketilmek isteniyor. Daha da tehlikelisi, koca bir ekosisteme verilen devasa ve onarılamaz zarar, bu parçalı tahsislerin ve tekil yatırım kararlarının ardında kamuoyundan gizlenmeye çalışılıyor. Yapılan şey, doğayı bir ekosistem olmaktan çıkarıp, sermayeye parça parça dağıtılacak devasa bir arazi ofisine dönüştürmektir


Fotoğraf: Tarım Ve Orman Bakanlığı Türk Tarım Orman Dergisi/ Köprülü Kanyon

Kozanoğlu, sözlerinize son olarak şu ifadeleri ekledi:

D.K.: “Bugün geldiğimiz noktada çok iyi biliyoruz ki, doğaya ve kentimize karşı işlenen bu sistematik suçlar sadece dava dilekçeleriyle, avukatların mahkeme salonlarında vereceği salt hukuki mücadeleyle durdurulabilecek aşamayı geçmiştir. Mevzuat bir gecede değiştirilebilir, ancak halkın haklı direnişini ve kendi doğasına sahip çıkma iradesini hiçbir yasa esnetemez.

Çevre hakkı ihlallerinde yurttaşın yanındaki en büyük hukuki güç olma ödevimizi yerine getirirken çok net bir gerçeği görüyoruz: Yaratılan bu ekolojik yıkımın faturasını hep birlikte ödüyoruz. Bu nedenle hukuki direniş, ancak toplumsal itirazla ve kentlinin kendi yaşam alanına sahip çıkma iradesiyle birleştiğinde gerçek anlamını bulur.

Antalya Barosu olarak, Anayasal sağlıklı çevre hakkını savunma sorumluluğumuzun bir gereği olarak İklim Adaleti Forumu’na öncülük ederken temel amacımız da tam olarak bu birlikteliği sağlamaktı. Tüm yurttaşlarımızı kendi müştereklerine sahip çıkmaya; ranta ve talana karşı yaşamın tarafında omuz omuza hareket etmeye davet ediyoruz